1864-1920 yılları arasında yaşayan Maximilian Karl Emil Weber, Almanya’da yaşayan Protestan ve bir o kadar da baskıcı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Bilgi birikiminde çok büyük katkısı olan bir aile, akraba ve çevreye sahiptir. Entelektüel zenginliğinde bu üç faktörün rol oynadığını söyleyebilmek mümkündür. Ailesinin, özellikle babasının yönlendirmesiyle hukuk okuyan Weber’in ilgi alanları ve okumaları çok çeşitliydi; tarih, hukuk ve felsefeyi içeriyordu (Smith & Riley, 2016, s. 36). İlerleyen dönemlerde akıl sağlığını yitiren Weber’in, o döneme kadar yayımlanmış tek eseri olan Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eseri dışında bizlere ulaşan iki eseri, eşi Saint- Gobein Weber tarafından toplanan notlarıyla kitap haline getirilmiştir. Weber, 1920 yılında Almanya’da, yakalandığı zatürreden dolayı hayata gözlerini yummuştur.
Aynı dönemde yaşadıkları bilinen (1858-1917) Émile Durkheim’den farklı bir sosyal bilim anlayışı belirleyen Weber, genel olarak yaşadığı ülkenin sosyoloji anlayışını benimsemiştir. Söz konusu dönemde Fransız sosyoloji geleneğinin doğacı, nesnelci ve açıklayıcı anlayışına karşı Alman sosyoloji geleneği, anlama (Verstehen) ve kültür nosyonları üzerinde odaklanan bir entelektüel mirasa bağlı metodolojik farklılığıyla tanındı. Alman sosyolojisinin temel tezi, bütün beşeri bilimlerin, özellikle tarih ve sosyolojinin, doğa bilimlerinden hem konu hem de yöntem bakımından farklı olduğu düşüncesine dayanmaktadır (Hira, 2000). Genel olarak Alman sosyologlarına göre, insana bağlı olaylar nesneler gibi değil, işaretler ve semboller olarak incelenmelidir. Çünkü insana ait her tür faaliyet simgesel bir mahiyete sahiptir. Böylece 19. yüzyıldaki Alman Felsefesi sosyolojiye dönüşmekte ve doğacı-olgucu ve açıklayıcı bir sosyoloji (Fransız sosyolojisi) ile anlayıcı bir sosyoloji arasındaki bir karşıtlığa doğru yönelmektedir (Ergun, 1973, s. 85-86; akt. Hira, 2000). Weber, toplumu anlayabilmenin önemi üzerinde dururken bunun, bireyin/öznenin eylemini anlamak ile mümkün olabileceğini dile getirir. Elbette, ona göre öznenin her eylemini toplumsal bir eylem ve/veya norm olarak değerlendirmek mümkün değildir. Weber’e göre, anlamak, her şeyden önce gelmektedir. Aron’ın da dile getirdiği gibi, kişinin sosyal eylemi altında yatan anlamın hangi yöntemle yorumlanacağı, neden-sonuç ilişkileri ve en sonunda sosyal olgu ve olaylara hâkim olan kanuna benzer düzenliliklerin nasıl ortaya çıkarılacağı bu yönteme dayanır (akt. Demirel, 2013).
Weber’de rasyonalitenin her alana yayılışını ve değerlendirmelerin bunun üzerinden yapıldığını görmekteyiz. Aynı zamanda Weber’in tarihsel-karşılaştırmalı sosyal bilim anlayışı da sıkça üzerinde durulan bir diğer konudur. Burada bahsettiği ise; sosyolojinin tarihten bağımsız olmaması gerektiğinin yanı sıra, ele alınan dönemin özelliklerine tabi kalınarak tarihi olguların değerlendirilmesi gerektiğidir.

Rasyonalite kavramı ile anılan Weber’in, sosyolojik anlamda bu kavramı net bir biçimde açıklamaya kavuşturmadığı bilinmektedir. Weber’de “rasyonelleşme” en genel düzeyiyle ve genellikle verili pratik bir amaç doğrultusunda, düzenli ve sistemli bir duruma doğru değişme, “rasyonelleştirme” ise düzenleme, sistematikleştirme veya sistematik olarak düzenleme anlamlarına gelmektedir (Edinsel, 2014, s. 480). Weber, bir taraftan rasyonel olarak değerlendirilebilen bir durum veya koşulun başka bir taraftan irrasyonel olarak değerlendirilebileceğine de vurgu yapar. Yani her yaşamın, yaşam alanının ya da toplumun/topluluğun çeşitli biçimde rasyonelleşme yöntemi vardır, dolayısıyla rasyonalite olarak işlediği kavramı değerlendirirken, “kültür ve bakış açısı”nı göz ardı etmemiştir.
Birey-sistem etkileşimi açısından düşünüldüğünde Weber’de “rasyonelleşme”, sadece bireylerin maruz kaldığı kendi dışlarındaki toplumsal organizasyonların rasyonelleşmesi ile değil, bireylerin kendi iç dünyasının rasyonelleşmesi ile ilgilidir (Edinsel, 2014, s. 483). Toplumu incelemeye bireylerden başlanması gerektiği üzerinde sıkça duran Weber, bireyde akıl ve duygular arasındaki dönüşümün ve ayrımın toplumsal düzeyde belirgin hale gelmeye başladığını ve salt toplum organizasyonlarının rasyonelleşmesi olmadığını dile getirmiştir. Fakat sistemin amaçlarına hizmet eden düzenleme ve sistematikleşmeyi olduğu şekliyle kabul eden, mantığını sorgusuz sualsiz benimseyen insanlar bunun için bir bedel ödemek zorundadır Weber’e göre. Weber bu bedeli, “büyüsünü yitirmiş”, “ şeyleştiren”, “kimliksizleştiren”, “ruhu boşaltan” ve “akılcı düşüncenin soğuk iskeletinden” başka bir şey taşımayan bir dünya olarak nitelemektedir (Edinsel, 2014, s. 483). Sistem mantığına ve düzenine göre rasyonelleşen bireyi, “bürokrasi” olarak adlandırdığı ideal tipte somut örneklerle açıklama yoluna giden Weber’in, meslek yaşamı düzenlerinin, insanları öz benliklerine yönelik anlam ve amaçlardan, değer ve düşüncelerden uzaklaştırıp, başarı ve amaçlarından vazgeçmesine neden olduğunu da dile getirir (Edinsel, 2014, s. 483). Ayrıca, Marx’tan etkilenen Weber’e göre, yapılacak her türlü açıklamanın temelinde ekonomi bulunmalıdır. Ekonomi temellendirmesinin yanı sıra statü de önemli etkendir Weber’e göre. Ekonominin yanına statüyü eklediği de ifade edilebilmektedir.
İnsanların toplumsal düzenin rasyonelleşmesini ne tür muhakeme etme biçimleriyle veya bireysel bir rasyonalite ile bireysel davranışlarına ve sosyal edimlerine yansıttıkları veya hangi ölçülerde sistemin rasyonelleşme mantığına rıza gösterdikleri sorusu, üzerinde durulması ve yanıtlanması gereken bir soru işareti olarak karşımıza çıkarmaktadır (Edinsel, 2014, s. 484). Weber, düşünsel örnekler veya ideal tipler üzerinden somutlaştırarak oluşturulabileceğini söylemektedir. Daha önce de belirtildiği üzere, “bürokrasi” ideal tipini, kendi döneminde en yaygın olan bürokratik ilişkiler üzerinden oluşturur. Elbette, sonsuz doğruluk kapasitesine sahip olmayan ideal tip, her dönemde değişiklik gösterebilir ve/veya her döneme uyarlanabilir hale getirilebilir ve farklı kavramlar üzerinden aktarılabilirdir.
Weber’in izlediği yol detaylı bir biçimde incelendiğinde, herhangi bir yöntem benimsetmekten çok olayları veya olguları anlaşılabilir bir biçimde aktarmayı hedeflediği görülmektedir. Cevizci (1997) bunu çalışmasında: Weber, her şeyden önce sosyolojinin insan davranışlarıyla ilgili olarak doğa bilimlerine benzer genel geçer yasalara ulaşamayacağını, toplumların evrim niteliği taşıyan bir gelişmeyi doğrulayıp temellendiremeyeceğini öne sürmüştür (akt. Demirkol, 2013). Doğa bilimlerinde baskın olan kanunlaşmanın, sosyal bilimlerde geçerli olmadığını/olamayacağını, bireylerin eylemlerinin genelleştirilemediğini, bilakis kültür-bakış açısı farklılıkların varlığının göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulamış ve benimsemiştir. Denilebilir ki sosyolojide günümüzde de genel-geçer doğrulardan ziyade değişebilir doğrular vardır. Bu düşüncenin temelini, Weber’in bakış açısına dayandırmak mümkündür. ‘Her toplum kendi sosyoloğunu yaratmalıdır’ diyen Weber’in, her toplumun/topluluğun, kültür, bakış açısı, tarihsel gelişim açısından gösterdiği farklılıklara işaret ettiğini ve sosyal bilimin oluşturduğu çıkmazlarda anlamayı bir çıkış yolu olarak benimsediğini bir kez daha vurgulamak gerekir.
Sosyolojiye, ‘dikte edilecek yöntemler değil, anlaşılabilir olmanın önemli olduğu’ yönünde katkıda bulunan Weber, metodolojisini nedensellik üzerine kurarak sosyoloji için farklı bir soluk getirmiştir de. Weber, sosyal fenomenin nedenleriyle ilgili olarak tarihi çalışmalara ağırlık vermiştir. Tarih ve sosyolojinin birbirinden tamamen ayrılamaması Weber’in kendine özgü çalışmalarında görülmektedir. Doğa bilimlerinde yapıldığı gibi ‘toplumsal olgular’ın nedensel açıklamalarına karşı insan davranışlarının anlaşılabileceğini vurgulamıştır (Hira, 2000). Sosyolojinin tarihten kopuk olamayacağı düşüncesini ortaya atan Weber’in, günümüzde de benimsenen ve doğru kabul edilen fikrin temelini oluşturduğu barizdir. Her toplumsal dönem, kendi tarihi ve kültürü içinde değerlendirilmeli ve daha da önemlisi sosyolojik incelemeler de bu yöne evrilmelidir. Tarihinden, kültüründen kopuk bir toplumdan bahsedilemez. Zamanla, gerileme/ilerleme veya savaş gibi büyük dönüşümlerle değişim gösteren toplum/topluluktan bahsedilebilir. Bahsi geçen nedensellik, tek bir olgu/olaya indirgenemez, birçok açıdan irdelenmesi gerekir. Bu anlama biçimi Weber’in metodolojisinde ‘nedensel çoğulculuk’ olarak vücut bulur ve bunun, metodoloji açısından büyük bir katkı olduğunu söylemek mümkündür. Weber, nedensellik ile basitçe, bir olayı, başka bir olayın izlemesi veya onunla başka bir olayın aynı anda olması ihtimalini kastetmiştir. Ona göre, birçok tarihçinin yapmaktan hoşnut olduğu gibi tarihsel sabitler, yinelenmeler, analojiler ve koşutlukları aramak yeterli değildi. Bunun yerine araştırmacı, tarihsel değişimin anlamlarını olduğu kadar nedenlerini aramalıdır. Tek yönlü nedensel bir modelinin – Marx’ın diyalektik düşünce tarzına karşıt olarak- olduğu düşünülebileceği halde Weber, özsel sosyolojisinde ekonomi, toplum, siyasa, örgüt, toplumsal tabakalaşma, din vesaire arasındaki ilişkileri uyum içinde ele aldı. Dolayısıyla Weber, çalışmasını çok nedenli bir yaklaşıma dayandırır, bu yaklaşıma göre “birbirini etkileyen çok sayıda etki çoğu kez etkili nedensel faktörlerdir.” (Ritzer & Stepnisky, 2018, s. 234). Ona göre ne doğa bilimlerinde ne de kültür bilimlerinde, ‘bir olay başka bir olayın zorunlu sonucudur’ tarzında katı bir nedensellik, bir determinizm kabul edilemez. Nedensellik, determinizm olarak değil, olasılıklı nedensellik olarak yorumlanabilir (Özlem, 1990, s. 83; akt. Hira, 2000). Toplumlarda sistemsel hale gelen kurumları, bir zincire benzetmek mümkündür. Herhangi bir halka koptuğunda veya hasar gördüğünde ortaya çıkabilecek sonuçtan her halka etkilenecektir. Kurumlar ya da Weber’in deyimiyle sistemler de böyledir ve bu sistemlerdeki nedensellik tek başına ele alınmamalıdır. Farklı perspektiflerden bakılmalı, her türlü bağ-ilişki ele alınarak değerlendirme yapılmalıdır. Olayların/olguların nedenlerinin çok fazla olduğu gibi, çok boyutlu olduğu da unutulmamalıdır. Bu yüzden sosyolojide de tek bir neden yoktur, sistemler birbirinden bağımsız değildir ve her türlü açıdan olgu ve olaylar tarihten kopmadan ve her dönem, kendi tarihi içerisinde değerlendirilerek ele alınmalıdır.
Weber’e göre nedensel araştırma iki farklı biçimde ele alınmalıdır; tarihsel ve sosyolojik nedensellik. Tarihsel nedensellik, belirli bir tarihsel olayı yaratan, benzer olmayan koşulları belirler. Sosyolojik nedensellik ise iki olgu arasında düzenli bir ilişkinin kurulmasını varsayar (Aron, 1986, s. 493; akt. Hira, 2000). Tarihin, sosyoloji içinde, dönemi dâhilinde değerlendiğinde, gelecekte ortaya çıkabilecek durum/olgu/olayın koşullarının belirlenmesi ve tespit edilmesinde yararlanılabilecek bağımlı bir unsur olarak var olduğunu söyleyebiliriz. Sosyolojik açıdan ele alınan nedenler ise var olan/gerçekleşen iki olay/olgu arasındaki korelasyonu dönemsel ögeler ve kültürel özellikler ele alınarak yorumlanmaktadır. Weber, tarihsel ve toplumsal nedenselliğin farkını ‘kapitalizm’ ve ‘bürokrasi’ kavramlarını karşılaştırarak açıklamaya çalışır. Weber, kapitalizmi bir defalık tarihsel bir olgu olarak ele alır ve onu tarihsel nedensellikle anlayıp açıklar. Kapitalizm, Protestan ahlakına dayalı yönüyle Batı’ya özgü bir olgudur. Buna karşı ‘bürokrasi’ farklı toplumlarda değişik biçimlerde ve yoğunlukta genel nitelikleri açısından tekrar eden bir olgudur. Bürokrasi işte bu genel nitelikleri yönünden sosyolojik ideal tip kavramıdır (Özlem, 1990, s. 92; Aron, 1986, s. 512; akt. Hira, 2000).
Weber’in ele aldığı ve bahsettiği ideal tiplerin maksadından, daha önce de değinildiği üzere; ideal tip, onun düşüncesinde sosyal gerçekliğin anlaşılması ve açıklanmasını kolaylaştıran metodolojik bir kurgulaması olduğu anlaşılmaktadır. Weber’e göre ideal tipler, sosyal olguları veya tarihsel bir fenomeni analiz etme vasıtalarıdır. Somut kültürel fenomenleri nedensel koşulları ve anlamları içinde ifşa etme araçlarıdır (Weber, 1949, s. 92; akt. Hira, 2000). Ona göre, sosyolojik bir yöntem önce genel toplumsal ilişki kalıplarını ifade edebilecek kavramları (ideal tip) kuracak, daha sonra da bu kavramlar yardımıyla toplumsal eylemleri (olguları) nedenleriyle anlamaya çalışacaktır. Sosyolojik bir genellemeye ancak bu yolla ulaşılabilir (Hira, 2000). Oluşturulan ideal tipler, toplumsal olanı, gerçek düzlemde inceleme/gözleme vasıtası olarak yer alır Weber’in sosyolojisinde. Weber, analizlerin, üzerinden yapılacak ideal tiplerle kolaylaşabileceğini ve daha da önemlisi sosyolojik bir genelleme için bunun yapılabilmesi için, tek yolun ideal tipler oluşturmak olduğunu dile getirmektedir. Weber, üç ayrı ideal tipten bahseder. Bunlardan ilki; Protestan etiği ve modern kapitalizm gibi tarihsel örneklerin ideal tipleridir. Bu durumda ideal tip, genel ve benzersiz tarihsel bir gerçeğin yeniden kuruluşudur. Geneldir, çünkü ekonomik bir rejimin bütünü kapitalizm terimiyle belirlenmiştir; benzersiz oluşu ise, kapitalizmin tam olarak çağdaş Batı toplumlarında gerçekleşmesinden dolayıdır. İkincisi, farklı tarihsel ve kültürel dönemleri karakterize eden bürokrasi ve feodalizm gibi soyut ideal tiplerdir. Bu türdeki ideal tipler, bir rejimi tamamen kapsayan ve tarihin değişik zamanlarında birçok kez karşılaşılan siyasal kurumların bir yönünü anlatır. İdeal tiplerin üçüncü türü, eylem tipleridir; özel bir niteliğin davranışlarının akılcı biçimde yeniden kurulması ile oluşur. Weber dört tip toplumsal eylem belirlemiştir (Swingewood, 1998, s. 179; akt. Hira, 2000).
- Amaca yönelik akılcı davranış,
- Değere yönelik akılcı davranış,
- Duygusal ya da heyecana bağlı akılcı davranış,
- Geleneksel davranış.
Bu dört başlık altında toplanan toplumsal eylem, toplumsal davranışın anlaşılmasında ve anlamın kavranmasında önemli bir yere sahiptir. Genel olarak Weber’in sosyolojisinin omurgasının, anlamak olduğunu ve bunu da bireyin eyleminden hareketle toplumsal olana yaydığını görmekteyiz.
Weber’in bir diğer katkısı ise sosyolojinin/sosyal bilimin değer yargılarından uzak bir biçimde oluşturulması gerektiğidir. Araştırma sürecinde değerlerin[1] özel bir yeri olsa da, ona göre, araştırma verilerinin toplanması sırasında değerlerin göz ardı edilmesi gerekir (Hira, 2000). Araştırmacının sahip olduğu değerleri, araştırmaya başlamadan önce bir kenara koyması ve tamamıyla yansız bir şekilde bulunması gerektiği üzerinde durmuştur. Sosyal bilimler alanında, kimi zaman ön plana çıkmasına engel olunamayan duygu ve değerler sisteminin, elbette bütünüyle ortadan kaldırılması mümkün değilse de araştırma sonuçlarının en doğru biçimde sunulması için, olabildiğince değer yargılarından soyutlanabilmek gerekmektedir. Weber’in dile getirdiği kadarıyla evrensel bir değerler sistemi bulunmadığı için bilim adamının benimsediği değerleri başta açıklaması da önemli bir unsurdur.
Sonuç olarak Weber, toplumlarda bir anlam aramış ve bu anlamı ararken merceğini özele, yani bireye ve onun hareketlerine indirgemiştir. Bu indirgemeden sonra benimsediği metodolojinin temelinde; sosyolojinin amacının yargılarda bulunmak olmadığı, bilakis yargılardan kaçmakla yükümlü olduğu, bunun yerine toplumda var olan sistemlerin/biçimlerin, onların içindeki değerlerin yapısını saptamak ve gerçekleştirilen eylemleri anlamak yatmaktadır. Yani, sosyolojinin görevi bir yargıya varmak değil, olanı anlamak ve kavramaktır. Anlam ararken sosyolojinden kopuk olarak ele alınmaması gereken tarihi ön plana çıkararak tarih ve sosyolojiyi buluşturup, karşılaştırmalı tarihsel analiz olarak bizlere sunar. Aynı zamanda nedenselliklerin birden fazla olduğunu ve sistem içerisinde var olan her şeye etki ettiğine ve onlar tarafından etkilendiğine değinmiştir. Bu etkilenmeler, başka bir ifade ile çoğulcu nedensellik şeklinde adlandırdığı ve ideal tipler ortaya atarak bireyi/toplumu anlamaya, analiz edebilmeye ve sosyolojik genel kurallara ulaşmanın tek yolunun bu olduğuna değinerek ve tüm bunları rasyonalite çerçevesinde açıklamaya çalışarak, sosyoloji için parametre taşı sayılan kavram ve kuramların temelini atmıştır. Sosyoloji biliminde, klasik sosyologlar çerçevesinde adı altın harflerle tarihe kazınan Weber’in sosyolojiye olan katkıları, günümüzde hala kullanılan ve benimsenen, kimi zaman da tartışılan yegâne konular arasındadır ve sanırım, uzun bir süre de öyle olmaya devam edecektir.
*Öne çıkan görsel https://www.moderntreatise.com/opinion/tag/Politicians adresinden alınmıştır.
KAYNAKLAR
Demirel, D. (2013). Max Weber’in Sosyoloji Kuramı. International For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, 8(12), 361-369.
Edinsel, K. (2014). Sosyolojik Düşünce ve Çözümleme. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
Hira, İ. (2000). Max Weber’in Yöntem Anlayışı. Bilgi Sosyal Bilimler Dergisi, (2), 45-58.
Ritzer, G., & Stepnisky, J. (2018). Klasik Sosyoloji Kuramları (7. b.). (H. Hülür, Çev.) Ankara: De Ki Basım Yayın.
Smith, P., & Riley, A. (2016). Kültürel Kurama Giriş. (S. Güzelsarı, & İ. Gündoğdu, Çev.) Ankara: Dipnot Yayınları.
[1] Değer’ kavramı olarak bahsedilen kavram, inançlar, soyut- somut bilgi ve duygular bütünüdür.
elinize emeğinize sağlık ne güzel derli toplu anlatmışsınız