Çocuklar dünyanın en büyük servetidir.
-Anonim
Bireyler; doğdukları andan yaşlılıklarına kadar olan süreçte, biyolojik ve zihinsel/bilişsel açıdan birçok gelişim evresinden geçmektedir. Bir bebek, dünyaya geldiği andan itibaren belirli semboller yardımıyla (genellikle ağlama yoluyla) çevresiyle etkileşim/iletişim kurmaktadır. Denilebilir ki birey dünyaya adımını attığı andan itibaren geçirdiği her gelişim aşamasında iletişim kurmaya ihtiyaç duymaktadır. Bu da toplumsal alanı inşa eden süreçlerin başında yer alan bir faktördür. Buradan hareketle gelişim sürecinde “çocukluk evresi” olarak adlandırılabilen bu dönem, toplumsal hayata katılım ve onu anlamlandırma sürecindeki ilk adım olarak nitelendirilebilir durumdadır. Aynı zamanda bu süreçte, aile önemli bir konumdadır ve sosyalizasyon süreci aile tarafından gerçekleştirilmektedir. Uyum ve öğrenme süreci olarak tanımlanan sosyalizasyon nosyonu, araştırmacıların da dikkatini çekmekte ve insanların, toplumsal sürece dâhil olmasındaki en önemli aşama olarak bilinmektedir. Önem atfedilen sosyalizasyon sürecinde çocukların, aileler/mensup olduğu gruplar-toplumlar tarafından fiziksel, zihinsel ve biyolojik olarak kimlik bilinçlerinin oluşturulduğu da görülmektedir. Nitekim Türk kültürüne bakıldığında, cinsiyet ayrımlarının çocuklara bazı unsurlar ve geleneksel olarak kabul edilen bazı kavramlar/olaylar üzerinden aktarıldığı görülmektedir. Oyuncaklar, renkler vb. olgular üzerinden cinsiyet kalıplarının tayin edildiği; erkek çocuklarına sünnet düğünü yapılarak “erkek olduğunun kanıtlanması”, kız çocuklarının ev işlerine yardımcı olması ya da ev işlerinden bizatihi sorumlu tutulması gibi durumlar en basit örnekler olarak verilebilmektedir. İlk toplumsal davranışların, çocuğa aktarıldığı süreçte etkin rol oynayan kurum elbette ki ailedir. Ailenin, temel kurumlar içerisinde değerlendirilmesinde bu faktörün inkâr edilemez bir yere sahip olduğu da barizdir. Bunlarla beraber, detaya girmeden önce üzerinde durulması ve yanıtlanması gereken bir soru bulunmaktadır: Çocuk kimdir? Çocuk kavramının, kişisel tanımlamaları mevcut olsa da genelde iki anlamda kullanıldığını söyleyebilmek mümkündür. Bu anlamlardan ilki, doğrudan veya dolaylı olarak birilerinin evladı olmak; bir diğeri ise, yaşı, yetenekleri ve kişisel gelişimi açısından belirli yeterliliğe henüz erişememiş kısacası yetişkin kimliği kazanmamış olan kimseler anlamındadır.
Bilimsel anlamda, çocuk üzerine yapılan çalışmalar ya da çocuğa olan ilgi sınırlı kalmış görünmektedir. Bu ilginin sınırlı kalmasını değerlendirenlerden biri olan Franklin’e (1993, s. 14-15) göre:
1960 ve 1970’ler boyunca siyah kurtuluş ve kadın kurtuluş hareketleri ırkçılığın ve cinsiyetçiliğin varlığı ve siyahlar, kadınlar ve bir bütün olarak toplum üzerinde bu tür önyargılı görüşlerin zararlı etkileri konusunda toplumsal bilinci arttırdı. Cinsiyetleri ya da ırkları temelinde bireylere karşı sistematik ve kurumsallaşmış ayrımcılığın akıl ve ahlak dışı olduğu bir ölçüde yerleşti. Ancak insanların yaşları temelinde yapılan ayrımcılığın değişikliğe daha dirençli olduğu görülüyor. Çocuklar bu ayrımcılığın asıl kurbanları olmaya devam ediyorlar ama yaşlılar da paylarını alıyorlar. Yaş ayrımcılığını cinsiyetçilikten ve ırkçılıktan ayıran nokta, kadınların ve siyahların ayrımcılığa maruz kaldıkları konusunda belli bir görüş birliği olduğu halde çocuklarla ilgili olarak böyle bir görüş birliğinin bulunmasıdır.
Başka bir ifadeyle süreç içerisinde geliştiği düşünülen zihinsel ve fizyolojik yapı, çocukların bulundukları yaş konumundan ötürü ayrımcılığa maruz kalmalarına neden olmaktadır. 1980’li yıllarda görünür hale gelmeye başlayan “çocuk” nosyonu, beraberinde büyük bir araştırma ve merak alanı oluşturmuştur. Günümüzde de, çocukların maruz kaldığı birçok olgu ve olay araştırmaların ana konularını oluşturmaktadır. Yapılan araştırmaların birçoğu çocukların okul yaşamındaki ya da aile yaşamındaki iletişimine/ilişkisine odaklanmaktadır. Sosyolojik alanda çocuk yaşamının genelde aile sosyolojisi içerisinde geniş olarak yer aldığını fakat günümüzde de ‘çocuk sosyolojisi’ alanının gelişmekte olduğunu söyleyebilmek mümkündür. Aile sosyolojisinin ‘Aile ve Çocuk’ adlı çalışmalarına bakıldığında farklı gelişim süreçleriyle karşılaşılan bir alan olduğu ve çocuğun genel anlamda ailenin parçası ya da başka bir ifadeyle, birilerinin evladı olarak ele alındığı bilinmektedir. Fakat ağırlıkla çocuk üzerine sosyoloji alanında yapılan çalışmalarla “çocuk sosyolojisi” ilgilenmektedir. Elbette sosyoloji alanındaki ögeler, kurumlar ya da kavramlar birbirlerine içkin bir şekilde bulunmaktadır, dolayısıyla bir ayrıma gitmek de zorlayıcı bir unsurdur. Literatürdeki eksikliği gidereceği düşünülen yeni yaklaşımların da bu alanla birlikte ortaya çıkmaya başladığını eklemek gerekmektedir. Yeni yaklaşımlar, çocukların bir sosyal aktör oluşunu vurgular, yetişkinlerle ve başkalarıyla ilişkilerinin çeşitli yolları, meydan okumaları, yeniden üretimleri, toplumun ve çocukluğun doğasındaki dönemleri anlamaya çalışır (Leonard, 2005, s. 606-607; akt. Özyurt, 2017, s. 126). Çocuk yaşamı ile alakalı geliştirilmeye çalışılan bu teorilerin literatürdeki eksiklikleri doldurması gerekmektedir. Bununla beraber aile ve çocuk başlığı altında sosyoloji alanında da sıkça karşılaştığımız önemli bir yere sahip olan bu husus genelde çocuğun aile içindeki gelişim sürecini, bu süreçteki iletişimini, ilişkisini, tutumlarını belirli aşamalarla ele almaktadır.

Aile, çocuğun içinde yaşadığı toplumsal çevreye uyarlanması için gereken kültür kodlarının (normlar ve kuralların) öğrenildiği yerdir. Aynı zamanda aile, çocuk açısından ilk ve en uzun süreli sosyal ilişki kurma kaynağını oluşturmaktadır. [1] Aile kurumunun içerisinde dünyaya geldiği varsayılan çocuk, sosyalizasyon sürecinde toplumsal normlara uyumlu hale getirilmekte ve bu şekilde topluma kazandırılmaktadır. Elbette, bu noktada değinilmesi gereken bir husus bulunmaktadır ki o da, tek ebeveynli ailede yetişen, ailesi tarafından terk edilen ya da çok daha zorlu süreçlere şahit olan çocukların varlığının göz ardı edilmemesi gerektiğidir. Toplumun bir parçası olmaktan ziyade birey olarak, can olarak değerli olan çocukların sosyalizasyonunun kurumlar, ikame edilen başka gruplar ya da bizzat kendisi tarafından gerçekleştirildikleri de bilinmektedir. Bu ve bu gibi durumları da değerlendirmelerinin içerisine almaya çalışan araştırmacıların, özellikle psikolojik olarak çocuk gelişimini inceledikleri bilinmektedir. Freud bunu psiko-seksüel, Piaget bilişsel gelişim ve Ericson ise psiko-sosyal kuramlardan yaralanarak ele almaktadırlar. Bu süreçleri zihinsel, bedensel, dilsel, duygusal açıdan değerlendirmektedirler. Bahsi geçen psikologlar tarafından atanan yaşlar, farklılık gösterse de ulaşmayı hedefledikleri amacın ortaklığından bahsedebilmek mümkündür. Sosyoloji alanına yönümüzü çevirdiğimizde ise bunlarla birlikte çocuk suçluluğu, çocuk istismarı, çocuk hakları vb. durumların konu olarak işlendiği görülmektedir. Piaget (1952), düşüncenin birden ortaya çıkmadığını, çocuğun zihinsel gelişmesinin, fiziksel olgunlaşmasının yanı sıra çevresine, deneyimlerine ve toplumsal aktarmalara (çocuğun çevresindeki kişilerden dil aracılığı ile bir şeyler öğrenmesi) bağlı bulunduğunu ve erken uyarı ve etkileşimle geliştirildiğini ileri sürmektedir.[2] Bu noktada aile tutumlarının etkisine değinilmelidir. Güngör’e (2019, s. 139) göre, ebeveynlerin, çocuğa karşı tutumları, onun sağlıklı bir gelişim dönemi yaşayabilmesi hususunda yön belirleyici bir unsur olmaktadır. Bu tutumların, araştırmacılar tarafından belirli başlıklar altında toplandığı görülmektedir:
1-Otoriter, Katı Kuralcı Aile: Kesin kurallara sahip olmasıyla bilinen bu aile tipinde, belirlenen kurallara uymayan ya da uygulamayan –özellikle çocuklar- cezalandırılmaktadır. Küçük yaştan itibaren, bu aileye mensup bireylere disiplinli bir eğitim verilerek aile üyeleri tarafından çocuklar kontrol altına alınmaya çalışılmakta ve müteakiben çocuğun, yanlış olduğu düşünülen her davranışı düzeltilmektedir. Bu aile tipinde çocuğun, belirli haklarından, özellikle özgürlüğünden mahrum kaldığını ifade edebilmek mümkündür. Maruz kaldığı kısıtlamalar ve denetlemeler, hayatının ilerleyen zaman dilimlerinde karar alma süreçlerini etkilemekle beraber onların pasif fakat agresif karaktere sahip olmasına da neden olmaktadır.
2-İlgisiz, Kayıtsız Aile: Ebeveynlerin aşırı rahat oluşuyla dikkat çeken bu aile tipinde; ebeveynlerin, çocuğun sorumluluğunu almaktan kaçındıkları gözlemlenmektedir. Bu ailede, ebeveynler çocuklarına rol model oluşturamamaktadır. Dolayısıyla bu aile tipine mensup çocuklar, rol modellerini dışarıdan biri olarak belirlemektedir. Aynı zamanda, ebeveynleri çocuklarına karışmaz, onları kontrol altında tutmaz ya da onlara ilgi göstermezler, bu noktada da çocuk sorumsuz tavırlar geliştirerek çevresi tarafından hoş karşılanmayan huylar da edinmektedir. Bu aile tipinde büyüyen çocukların benlik kontrollerinin düşük, ilgi odağı haline gelmek için bencilce tavırlar sergileme dürtüsü olmakla beraber başkalarına saygı duymama gibi tutumlar geliştirdiği bilinmektedir.
3–Aşırı Korumacı Aile: Bu aile tipi, otoriter aile tipiyle benzerliklere sahiptir fakat ikisini ayıran husus disiplinin, sevgi ve koruma güdüsünün konumlanışıdır. Aşırı korumacı ailede disiplinden ziyade sevgi, şefkat ve koruma güdüsü ön plandadır. Çocuğun sorumluluğu altında olan ya da çocuk tarafından yapılması gereken eylemlerin, ebeveynler tarafından yapıldığı bu ailede büyüyen çocuk, kendi ayakları üzerinde durma konusunda birtakım zorluklarla da karşı karşıya kalmaktadır. Dolayısıyla bu çocuklar, anne-babaya bağımlılık geliştirmektedirler. Tüm bunlar, çocukta sosyalleşme sorununu beraberinde getirmektedir.
4-Tutarsız Aile: Ebeveynler arasındaki görüşlerin aynı kutupta olmamasından kaynaklı, verilen kararların da tutarsız olmasıyla bilinen bu aile tipinde, çocuk yanlışla doğruyu ayırt etmekte güçlük çekmektedir. Anne ve baba arasındaki bu çelişkili, tutarsız davranışlar nedeniyle çocuk kendisini onaylayana daha yakın hissedip onun tarafını tutar duruma da gelebilmektedir zaman zaman. Bu aile tipinde büyüyen çocuklarda gelişen olumsuz duygular; ilerleyen zamanlarda onların yalan söyleme, hırsızlık yapma gibi olumsuz davranışlar geliştirmelerine neden olmaktadır. Bununla birlikte ebeveynlerine bir sevgi ya da şefkat beslemez, beslediği kısmı da zamanla yitirir duruma gelebilmektedir.
5-Sevgiye Dayalı, Hoşgörülü, Destekleyici Aile: Bu aile tipinde ebeveynler çocuklarına güvenirlerken belirli sınırlar oluşturmayı da ihmal etmezler. İletişime daima açıktırlar. Karşılıklı sevgi, saygı ve güven beraberinde çocuğun gelişim sürecinin neredeyse sorunsuz tamamlanmasını getirmektedir. Bu aile tipindeki ebeveynlerin, en büyük avantajları anne-baba olmaya hazır olmalarıdır, bu onların gelişimlerini tamamladıklarını ve sorumluluklarını bildikleri anlamına da gelmektedir. Gerekli olgunlukta olan ebeveynlerin sergiledikleri/geliştirdikleri olumlu tutumlar da çocuğun özgüvenli, sevgi dolu, hayata olumlu perspektiflerden yaklaşan, güzel tutumlar geliştirmesinde büyük rol oynamaktadır.



http://pisikonet.com/Yazilarimiz-ofke-nedir-?-neden-ofkeleniyoruz?-126.html https://it.blastingnews.com/cronaca/2016/11/terni-bambino-picchiato-insultato-e-umiliato-di-continuo-arrestata-coppia-di-rumeni-001263185.html ve https://ali.alia1.com/ adreslerinden yararlanılmıştır.
Çocukların gelişim süreçlerinde en etkili faktör olarak bilinen aile kurumu/ebeveynler, davranışlarıyla da çocuklar üzerinde etkin rollere sahiptir. Ebeveynlerin davranış biçimlerine oranla gelişen/oluşan bir yapıdan bahsedebilmek mümkündür. Başka bir ifadeyle çocukların karakter oluşumu, hayata yaklaşma tarzları vb. üzerinde önemli aktör olarak ebeveynlerden bahsedilebilmektedir ve davranış biçimlerine göre sınıflandırılan aileler üzerine çalışmalar yapan araştırmacıların odak aldıkları hususun yine ebeveynlerin tutumları olduğunu söyleyebilmek mümkündür. Ailelerin olayları değerlendirme biçiminden topluma ve nesnelere bakış açısına kadar bir dizi konuda aileye egemen olan genel kültürel ve entelektüel görüntü çocuğu doğrudan etkilemektedir.[3] Toplumun ürünü olarak aile; ailenin ürünü olarak çocuk ve ailenin ürünü olarak toplum düşünülebilmektedir. Sonsuz bir döngü ve girift bir ilişki içerisinde olan bu olguların şekillendirici etkiye sahip oldukları da bu noktada ifade edilebilmektedir. Bu gelişim sürecine göre şekillendiği belirtilebilecek olan çocuklar için, gelişim olumlu olabildiği kadar olumsuz da olabilmektedir. Nitekim tarihin her döneminde var olan çocuk suçluluğunun, her geçen gün artış gösterdiğini ifade edebilmek mümkündür. Özyurt’a (2007, s. 136) göre, bu durum, çocukluk davranışları ile yetişkin davranışları arasında farklılıkların son zamanlarda azalmakta olduğunu göstermektedir. Bu durumun, anne-baba eksikliği, medya etkisi, eğitimde rekabet olgusunun artması, değerler eğitiminin geri plana itilmesi, bağımlılık yapan maddelere kolay ulaşım gibi nedenler bulunmaktadır. Teknolojinin gelişmesiyle beraber birçok metanın kolay ulaşılabilir hale gelmesi, çocukların erken dönemde suçla tanışmalarına da sebebiyet veren faktörler arasında bulunmaktadır. Bu hususta, çocuk suçluluğunda ailenin etkisi üzerinde, araştırmacılar tarafından sıkça durulduğu ifade edilebilmektedir. Ailede başlayan sosyalizasyon süreci; ailenin yapısı, ekonomik durumu, aile içerisindeki mevcut etkileşim ve iletişim üzerinden, çocuk suçluluğu irdelenmeye devam etmektedir. İçli’ye (2019, s. 395) göre, ailelerin, çocuklarını suçlu olmayacak yönde eğitmeleri beklenmekle birlikte, bütün aileler için genel geçerliliği olan, çocuk yetiştirmenin gerçek bir bilimi yoktur. Başka bir ifadeyle “çocukluk evresi” olarak anılan evre, çocukların algılarının çok açık olduğu ve bulunduğu ortamdaki bilgilerle şekilleneceği her ne kadar bilinen bir gerçek olsa da, çocukları suç işlemeyecekleri kesin bir biçimde yetiştirmek imkânsız bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun yanı sıra yaşanılan dönem üzerinden bir değerlendirmeye gidilecek olduğunda da çocuğun davranışlarının ya da direkt çocuğu kontrol altına almanın güçleştiğini ifade edebilmek mümkün gözükmektedir. Çocuk suçluluğu üzerine yapılan araştırmalar, suçlu olarak nitelendirilen çocukların yaşadıkları yerde ya da üyesi oldukları ailelerde hemen hemen benzer durumların var olduğunu ortaya çıkarmaktadır:
- Ailenin diğer üyelerinin suçlu ya da alkolik olmaları,
- Boşanma, ölüm veya terk nedeniyle ebeveynlerden biri veya her ikisinin de yokluğu,
- İhmal, körlük veya bunun gibi fiziksel bir özür veya hastalık nedeniyle ebeveyn kontrolünün eksikliği,
- Evin çok kalabalık olması, aşırı baskı, kıskançlık, ihmal veya ebeveynlerden birinin aşırı hâkimiyeti,
- İşsizlik, yetersiz gelir gibi ekonomik baskılar ve annenin ev dışında çalışması (Sutherland & Cressey, 1966, s. 217; akt. İçli, 2019, s. 395).
Görüldüğü üzere, çocuğun mensup olduğu aile onun geleceğini şekillendiren en önemli faktördür. Özellikle ailelerin tutumunun önemli rol oynadığı çocuğun gelişim evresinde, onun şahit olacağı herhangi bir olayın, olumsuz davranış geliştirmesiyle sonuçlanacağının altını çizmek gerekmektedir. Daha önce bahsi geçen aile tutumlarından yola çıkılacak olursa çocuğu suça iten faktörler olarak değerlendirilen bu beş maddede, ailelerin disiplinsiz davranışlar içerisinde oldukları çıkarılabilecek ortak bir sonuçtur. Elbette bazı zaruri durumlar, çocukların kontrolünü sağlamak konusunda muktedir olunmamasına sebebiyet verse de suçlu çocukların ailelerinde ya da yaşadıkları yerde görülen unsurlar; disiplinsizlik, ailedeki uyuşmazlıklar, duygusal zayıflıklar vb. şeklinde arttırılan olumsuz/tutarsız ya da çelişkili koşullardır. Aile bağlarının kuvvet yönünün de suç işleme konusunda belirleyici unsur olduğu bu noktada eklenmesi gereken başka önemli bir husustur. Hirschi, formüle ettiği sosyal kontrol teorisinde kişinin toplumla olan bağları zayıfladıkça, suç işleme olasılığının yükseldiğini ileri sürmüştür. Aynı husus aile bağlarına da uygulanabilir (İçli, 2019 , s. 397). Toplum tarafından çocuk, ailenin somut bir ürünü olarak değerlendirilmektedir. Yapılan araştırmalar sonucunda ortaya konulanlar da bu durumu destekler niteliktedir; çocuk mensup olduğu sosyal bağlamın ürünü olarak var olmaktadır. Ailenin çocuk üzerindeki tüm bu etkisi, uzmanların da çalışma çerçevesini belirlemiştir ve bilhassa sorunlu olarak nitelendirilen aile çevresine, çocuk suçluluğu araştırmaları çerçevesinde odaklanılmıştır. Bunun neticesinde araştırmacılar/uzmanlar, çocuk suçluluğunu kolaylaştıran faktörleri dört başlık altında toplamaktadırlar:
- Ailenin Parçalanması.
- Aile Çatışması.
- Ailenin İhmali.
- Ailenin Sapması.
Biyolojik faktörlerle beraber, sosyo-ekonomik durumu da çalışmalarına/araştırmalarına dâhil eden bilim insanları, ailenin parçalanması durumunu bütünüyle olumsuz yönleriyle ele almamaktadırlar. Başka bir ifadeyle çocuğun aile içerisinde şiddete maruz kalması, ebeveynlerin tartışmaları ya da zaman zaman fiziksel şiddetle son bulan senaryolara şahit olması yerine ebeveynlerin ayrılması, çocuk açısından bir yönüyle olumlu olabilir niteliktedir (genelde bu tarz iletişime sahip olan ebeveynler, ayrılma aşamasından sonra da çatışma içerisinde olmaktadırlar. Bu noktada, çocuğa yansıyan çatışmanın bir nebze azaldığını ifade etmek daha yerinde olacaktır). Bunların yanı sıra, araştırmacılar ekolojik etkenleri de çocuk suçluluğu perspektifinde ele almaktadırlar. Nüfus artış hızı, kaynakların kıt oluşu, ailenin gelir kaynaklarının yetersiz oluşu ya da ebeveynin çalışmama durumu, hastalık, yoksulluk vb. durumların fazla olduğu bölgelerde, çocuk suçluluğunun da yüksek oranda olduğundan bahsedebilmek mümkündür. Hepsi ekonomik göstergenin ürünü olan bu durumlar, aynı zamanda yaşanılan bölgenin fiziki şartlarının kötü olduğunun göstergesidir de. Ebeveynlerin fazla beklentileri de çocuğu suçluluğa iten faktörler arasındadır.
Sonuç olarak çocuk suçluluğunda tespit edilebilecek birçok sebep/faktör olmakla birlikte en büyük faktör ailedir. Agresifliği, sakinliği ya da topluma olan bağlılığı, sosyalizasyon sürecinde gerçekleştirilendir çocuk. Gelişim sürecinde maddi-manevi ihtiyaçları giderilmediğinde, toplumsal alana girdiğinde kırgınlıklarıyla ve öfkesiyle sapmaya ve suça yakın olacak olandır çocuk. Ve sapmaya ya da suça bulaştığında toplum gözünde mağdur değil “suçlu” olarak gözükendir çocuk…
*Öne çıkan görsel https://www.stichtingbekeerling.nl/bekeringsverhaal-stiekem-geloven-in-allah/ adresinden alınmıştır.
KAYNAKLAR
Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi. (2012). Aile Sosyolojisi. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi, 107, 121-122.
Franklin, B. (1993). Çocuk Hakları (1. b.). (A. Türker, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Güngör, F. (2019). Aile ve Çocuk. Y. Can, E. Şahbudak, F. Çakı, F. Güngör, H. Yavuzer, Ö. Sarı, . . . A. Kürklü, N. Avcı, & E. Aksoy (Dü) içinde, Aile Sosyolojisi (s. 139). İstanbul: Lisans Yayıncılık.
İçli, T. G. (2019 ). Kriminoloji. Ankara: Seçkin Yayınları.
Özyurt, C. (2017). Eğitim Sosyolojisi Yazıları (1. b.). Ankara: Pegem Akademi.
[1] Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi. (2012). Aile Sosyolojisi. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi, 107.
[2] Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi. (2012). Aile Sosyolojisi. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi, 121.
[3] Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi. (2012). Aile Sosyolojisi. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi, 122.