Yazar: Muhammed Samet Bozdoğan
Sosyolojinin kurucusu olarak nitelendirilen düşünürler, kurucu gelenekler inşa etmişlerdir. Bu geleneklerin üzerinde incelemelerin, tartışmaların ve sentezlerin etkisiyle beraber çağdaş teoriler oluşturulmuştur. Bu çalışmanın amacı da çağdaş teoriler içinde ele alınan, A. Schutz’un geliştirdiği fenomenoloji ekolü ile Peter L. Berger’in sosyal inşa teorisinin ilişkisini kavramlar dâhilinde incelemek olacaktır. Öncelikle “fenomen” sözcüğü ele alınacaktır ve devamında sentezci bir girişim olan Peter L. Berger’in teorisinin incelenecektir.
Konunun daha iyi anlaşılması adına, temel kavramların açıklanması öncelenmektedir ve bu hususta dört temel kavrama kısaca değinilecektir. Temel kavramlardan ilki, rasyonalite kavramıdır. Bu kavram, dünyanın anahtarı niteliğindedir ve sosyal inşaların rasyonel inşalar olduğu tezini yansıtmaktadır. İkinci kavram ise Weber’in vurgusuyla anlam ya da eylemdir, bu kavramdaki temel varsayım, atomdan monada geçildiği yönündedir. Bu sayede bireyin kültür varlığına dönüşerek “mikro alanda makro olanın” temsili haline geldiği göze çarpmaktadır. Bir sonraki kavram, Durkheim’in “yapı” kavramıdır. Son kavram ise “ilişki” kavramıdır. Yeni fikirler, bir araya getirilen bu dört kavram üzerine inşa edilmiştir. Farklı ekollerde değişik anlamlara bürünen rasyonalite kavramı, Weber’in önemli bir hamlesi olarak bilinen sentezleme girişimiyle rasyonel eyleme dönüşmüştür.
Weber’in hamlesi, farklı bir çerçeve kazandırmıştır. Şöyle ki, kavrama yalnızca evrensele özgü niteliklerden değil de ona bir parantez açarak içinde bulunulan toplumun karakteristik ve temel özelliği olarak bakan Weber’ göre, rasyonel davranışın konumu kritiktir. Dolayısıyla modern toplumun analiz birimi olarak rasyonel davranış biçimi, Weber’in yorumlayıcı analizini ifade etmektedir. Bu fikir, bağlamlarla kazanılan hermeneutik üzerinden bir örnek ile geliştirilebilir niteliktedir. İnsanların, bağlamsızlık probleminden hareketle uzaylıya bu insani özelliği atfetmesi ve uzaylının insani nitelikleri olduğunu düşünerek hareket etmeleri bunu yansıtmaktadır.
Gelinen noktadan hareketle A. Schutz’un getirdiği eleştiri sayesinde devreye giren fenomenolojik sosyolojiden bahsedilmelidir. Schutz, Weber’in hamlesini sahiplenmekte fakat yer yer de eleştiriye tabi tutarak ilerlemektedir. Schutz’a göre Weber, aktörün fiili davranışını anlamak için kullanılan fenomenolojik anlam ile o davranışın kültürel bağlamda ve bu kültürel anlamı anlamaya yönelik yorumlayıcı anlamayı karıştırmaktadır.
Örneğin odun kıran birini ele almak gerekirse bu bilgiden hareketle görünen hakkında yargıda bulunmanın, sadece öznel bir yorum olacağı ve gerçekte olanı anlamaya yönelik bir fikir sunmayacağı ifade edilebilir. Schutz’a göre bir karşılığı olmayan bu gibi bir eylem yerine soruyu direkt eylemin sahibine yöneltmek, isabetsiz yorumları engelleyecektir (Schutz, 1992, 28: akt. Sofuoğlu, 2009, s. 114). Buradan hareketle Schutz’un, Weber’in öznel anlama çabasını, fenomenolojinin araçlarıyla sentezlemeye çalıştığı söylenebilir.

Fenomenolojik anlamanın temel varsayımı, toplumun özneler-arası karaktere sahip olduğudur. Bu düşünce de toplumun kendisini yeniden ürettiği ve bağımsız yaşayan bir karaktere sahip olmadığını göstermektedir. Bahsi geçen fikir, hareket noktası olarak kabul edilirse yaşantı dünyasının genel kabul ve yorumlara dayalı sözleşmeyle çerçevelenmiş bir gerçeklik olabildiğini söylemek mümkündür. Başka bir ifade ile daimi bir müzakere içerisinde olan ilişkiler ve yorumlarla bağlantılı olan bir dünyadan bahsedilebilmekte, konvansiyonel bir dünyanın oluştuğu fikri öne çıkmaktadır. Gelinen noktada, sosyal dünya ile yorum ve özneler-arası karakter bir temel sorun teşkil etmektedir. Bunu sorgulayacak olan soru ise şu şekilde sorulabilmektedir: Sosyal dünya tamamıyla yoruma dayanan bir dünya ise sosyal düzen nasıl mümkün olmaktadır?
Üç temel kavramın açıklanmasına ön ayak olan bu soru; ortak duyum bilgisi, tipleştirmeler, karşılıklılık ve karşılığında ortak duyum bilgisi gibi kavramları ortaya çıkmaktadır. Ortak duyum bilgisi tam olarak bilgi stokunu yani o dünyayı paylaşan bireylerin ortak bilgi ve davranış biçimlerini ifade etmektedir. Tipleştirmeler ise bireyin kafasında oluşan tanımın özel veya genel olma durumunu anlatmaktadır. Buna örnek vermek gerekirse kafasında İngiliz profili olan bir kimsenin eğer bir İngiliz ile karşılaşma durumu yoksa bu tanım genel bir bilgi olarak kalacaktır. Karşılaşma durumu varsa anonim tip olmaktan ziyade özelleşmeye doğru kaydığı söylenebilir. Son kavram olarak karşılıklılık, aslında bu noktaya kadar değişen ve gelişen fikir ve durumların karşılıklı olarak birbirinden beslendiğini ifade etmektedir. Bu bağlamda sosyal dünyanın, aynı zamanda karşılıklı bir dünya olduğu da söylenmektedir.
Herhangi bir toplumsal durumu, o durumun içerisinde olanlar gibi görmeye çalışmak ve hem kendi tutumunu hem de toplumsal nesneleri paranteze almak Schutz’un fenomenolojik sosyolojisini oluşturmaktadır. Öznel tutumu paranteze almak, fenomenolojik parantez kavrayışıyla birlikte önem kazanmaktadır. Bir noktada bu durumun, empati geliştirmek olduğu söylenebilir. Schutz, Weber ile Husserl’i sentezleyerek geliştirdiği fenomenolojik sosyolojisinde toplumun özneler-arası bir gerçeklik olduğu çerçevesini oluşturmuştur. Bu noktada Berger’in teorisine de değinmekte fayda vardır.

Peter L. Berger, toplumun hem nesnelliğine/olgusallığına hem de öznel anlamları ifade eden eylemler vasıtası ile dışa vurulduğuna vurgu yapmıştır. Bu önergeyi birleştirmek için birtakım sorular formüle etmiştir. Gündelik hayatın gerçekliği, bir tür gerçeklik olarak kabul edilmektedir. Öğütle ve Balkız’ın (2012, s. 36) belirttiği üzere Berger ve Luckmann, Schutz’un fenomenolojisini temele alarak sosyal inşa teorisini oluştururken dışsallaştırma, nesneleşme ve içselleştirme diyalektiği çerçevesinde bir kavrayış oluşturmuşlardır.
Antropolojik ve arkeolojik çalışmaların gösterdiği üzere insan, geçtiği her yerde iz bırakan bir varlıktır. İnsan, bir yere sadece bedenini götürmemekte, aynı zamanda kültürünü ve deneyimlerini de götürmektedir. Buraya eklenmesi gereken en önemli kavram ise tarihtir. Tarih kavramı; insanın hem dünyayı hem de bizzat kendisini değiştirebilmesi olanağını göstermektedir. Böylece insan, hem dönüşerek hem de dönüştürerek bir tarih inşa edebilmektedir. Bu bağlamda insan, tamamlanmamış bir varlık olarak geldiği dünyada, gelişimin sürdürülmesiyle sosyal bir varlık olabilmektedir. Berger’in “insanlaşma süreci” olarak adlandırdığı bu durum, çevreyle girilen karşılıklı ilişkide vuku bulmaktadır.
İnsanın tekrara düşen eylemleri ve rutin faaliyetlere olan eğilimi, bir noktada düzenliliğin gerilim düzeyini azaltması anlamını taşımaktadır. Öğütle ve Balkız’ın (2012, s. 37) katkılarıyla söylenebilir ki Berger ve Luckmann, uygun bir “kurum” tanımı oluşturabilmek için “mutatlaşma” argümanını geliştirmiştir. Bu bağlamda ilk cümleye ithafen söylemek gerekir ki tekrara düşen eylemler, son kertede alışkanlık haline gelerek istikrar sağlayıcı bir nitelik kazanmaktadır. Mutatlaştırma ve karşılıklı tipleştirmeler ise sosyal hayatın düzenlilik gösteren yapısını oluşturmaktadır. Öngörülebilirlik ve düzenlilik arasındaki bağlantı, meseleyi farklı bir noktaya taşır. Çünkü mutatlaştırmaya dönük tipleştirmeler, diğer kuşağa aktarıldığı vakit “kurum” halini almaktadır. Temelini Durkheim ve Weber sentezinden alan sosyal diyalektik, öncelikle antropolojik temelde türsel olarak insanın kendi dışına taşma eğilimi ile başlamaktadır. Bu da insanın dünyaya açık bir varlık olduğunu gösterir. Son kertede insanın dünyayı dönüştürürken kendisini de dönüştüren bir varlık olarak süreç dâhilinde insanlaştığını ifade etmektedir.
Kurum halini alan tipleştirmeler ve kurallar iki anlamı ifade eder: Birincisi, sonraki kuşakların dışsal nesnellikler olarak tecrübe etmesi ve ikincisi ise meşrulaştırma sorunsalına yol açan anlamdır. Birinci anlamın devamında Berger’in ikinci momente Durkheimcı bir terminolojiyi eklemesiyle meselenin boyutu farklılaşmıştır. Açıklamak gerekirse, yeni jenerasyon kurumların içine doğar ve ortaya meşrulaştırma sorunsalı çıkar. Kurumlara rıza gösterilmesini sağlayacak olan birtakım söylem biçimlerinin oluşması gerekir. Dolayısıyla bu durum Berger’in sosyal inşa teorisinin meşrulaştırma ayağını temsil eder. Bir kuruma bilişsel geçerlilik sağlanması o kurumun varlığının zorunluluğunu ve gerekliliğini anlatan söylem geliştirmeyi ifade eder. Normatif itibar noktasında bakıldığında kurumun varlığının haklı olduğunu düşündürebilmektir. Bu hususta “meşrulaştırmalar şemsiyesi” kurulmalıdır. Kavramsal aygıt ve sosyal örgütlenmeler, dil üzerinde yükselen sembolik evrenler ve bunların sembolik çalışmasını sağlayan unsurlardır.
Berger, bu zemin ile sosyal diyalektiğin üçüncü momenti olarak içselleştirmeye girmiş olur. Toplum artık nesnel bir gerçeklikten öznel bir gerçekliğe geçiş yapar. Yücedağ’ın (2020, s. 153) belirttiği üzere öznel ve nesnel gerçeklik arasında tam anlamıyla uyum söz konusu değildir. Bu durum süreklilik arz eden diyalektik süreci ifade etmektedir. İçselleştirmenin genetik süreci Berger’e göre sosyalizasyondur. Büyük ölçüde G. H. Mead’ın teorisine atıfta bulunmaktadır. Birey, bu şekilde toplumun nesnel dünyasına kapsamlı ve tutarlı şekilde giriş yapabilir. Sosyalizasyon ikili bir süreçtir. Bu süreçlerden birincisi birincil (asli) sosyalizasyon ve ikincisi de ikincil (tali) sosyalizasyon olarak ifade edilmektedir. Kısaca ifade etmek gerekirse asli sosyalleşme sürecinde “anlamlı” ötekilerden “genelleşmiş” ötekilere geçen birey tali sosyalizasyon sürecine doğru yönelmektedir. Burada da ikincil veya tarihi süreçlere bağlı olan birey, hâlihazırda sosyalize olmuştur. Kendi toplumunun nesnel kısımlarına yani toplumun nesnel alt kesimlerine doğru bir ilerleme söz konusudur. Berger’in kavramıyla açıklamak gerekirse, bireyi alt dünyalara sokan süreçlerden söz etmek mümkündür. Bireyin kimlik (identity) oluşumu, içselleştirme ile belirginleşir.

Birey, alt dünyaları birincil süreçlerde olduğu gibi benimseme süreciyle karşılaşır. Böylece birey, bir aileye mensup olan çocukken artık kulüp üyeliği gibi çeşitli rollerle bağlantı bürünerek Berger’in ifadesiyle “role-özgü bilgiler” edinmeye başlar.
İkincil süreçler bireyin ömrü boyunca sürmektedir. İnsanın benliği; yeni kimlikler, yeni roller ve yeni role özgü bilgiler edinerek sürekli gelişir. Karmaşıklık ile modernize olmuş toplumun, aynı anda çoklu kimlikleri bir arada içeren bireyleri ifade ettiği söylenebilir. Sonuç olarak bütün bu süreçler yeterli şekilde oluşursa Berger’in kurmuş olduğu sosyal diyalektik döngüselliği tamamlamış olacaktır. Yeni kuşak bu kurumları içselleştirdiğinde tekrar başa dönerek yeni bir döngü oluşturacaktır. Berger’e göre sosyal dünya, bu biçimde yeniden inşa edilen bir dünyayı ifade etmektedir.
Bireyin topluma uyum sağlama süreci, asli ve tali sosyalizasyon olarak iki aşamayla açıklanırken kimlik oluşumunun felsefi arka planı da Schutz’un fenomenolojik sosyolojisi ile bunun ardından Berger’in sosyal teorisiyle ilintilidir. Ek olarak, bu genel süreç Berger’in sosyal diyalektiğine de sembolik olarak tekabül etmektedir. Çünkü homo-economicus olarak kavranan rasyonalite anlayışından bireyin kimlik ve benlik süreçlerine doğru akan bu süreci Schutz ve Berger’den hareketle derinlemesine görebilmek mümkündür. Kimlik meselesini bir noktaya kadar Schutz’un bilgileriyle anlamak ve aktarmak mümkündür ancak bunun toplumsal dünyada nasıl bir akışkan durum ile varlığını sürdürdüğü noktasında Berger’in teorisi karşımıza çıkmaktadır. Alpman’ın (2018, s. 24) ileri sürdüklerinden hareketle söylenebilir ki dinamiklerin analizini sosyal kimliklerin oluşması, gelişmesi ve işlevinden ziyade bu mekanizmanın yeniden üretimi üzerine inşa etmek, odaklanılan noktaların açıklanmasını kolaylaştıracaktır.
Bir noktada sosyal inşâcılığın doğal olayların sosyal dünyada meydana getirdiği etkileri açıklamakta zorlandığı söylenebilir. Ancak belirtmek gerekir ki sırtını bir noktada Schutz’un fenomenolojisine yaslayarak gelişen sosyal inşâcılık, esas olarak fiziki dünyanın hareketliliğinden ziyade insan düşüncesinin ve insana özgü yaratımların hareketliliğine odaklanmıştır. “Toplumsal dünya nesnel bir sistem ya da yapı değildir; toplumsal dünyanın kaynağı, farklı toplumsal gruplar ve topluluklar hakkındaki ortak varsayımlar ile hep birlikte paylaşılan bilgi birikimidir” (Swingewood, 2014, s. 293).
Son sözleri söylemek gerekirse farklı bağlamlara götürebilecek olan bu yaklaşımlar, aslında genel olarak bakıldığında tamamlayıcı niteliklere sahiptirler. Önermeleri geliştirmiş bir sosyal inşâ teorisi, geniş açıdan bakıldığında kimlik/benlik süreçlerinin bireyin sosyalleşmesiyle nasıl açıklandığını anlamak için son derece önem arz etmektedir.
*Bu metin, Doç. Dr. Vefa Saygın Öğütle tarafından verilmekte olan “Çağdaş Sosyoloji Teorileri” dersi kapsamında hazırlanmıştır.
KAYNAKÇA
Alpman, P. S. (2018). “Sosyal Teorinin Konusu Olarak Kimlik: Sosyal İnşâcı Yaklaşım”, Sosyoloji Araştırmaları Dergisi, Cilt: 21, Sayı: 2, s. 1-28.
Balkız, B. ve Öğütle, V. S. (2012). “Peter L. Berger ve Thomas Luckmann’ın ‘Gerçekliğin Sosyal İnşâsı’ Teorisi ve Eleştirisi”, E.Ü. Sosyoloji Dergisi, Sayı: 27, s. 33-49.
Sofuoğlu, S. N. Alfred Schutz’un Fenomenolojik Sosyolojisi ve Din Sosyolojisine Uygulanabilirliği. Doktora Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı, 2009.
Swingewood, A. (2014). Sosyolojik Düşüncenin Kısa Tarihi. Osman Akınhay, (çev.). İstanbul: Agora Kitaplığı.
Yücedağ, İ. (2020). “Habitus’tan Mutatlaştırmaya Toplumsalın İnşâsı”, Habitus Toplumbilim Dergisi, Sayı: 1, s. 137-160.