IVAN ILLICH’İN “SAĞLIĞIN GASPI” ADLI KİTABININ TAHLİLİ

“Yoğun eğitim, kendi kendini yetiştirmiş kişileri vasıfsız elemana dönüştürmüş;

yoğun tarım, kendine yeterli tarım yapan tarımcıyı yok etmiş ve polis örgütü,

toplumun kendi kendini kontrol etme yeteneğinin altını oymuştur.”

Ivan Illich

Tüm toplumlarda bulunan toplumsal kurumlar, bireylerin davranışlarını sürekli, istikrarlı, uyumlu ve dayanaklı hale getirir. Diğer bir deyişle toplumsal kurumlar, bireyler ve doğal çevre arasında, bireylerin uyumlu hale gelebilmesinde etkili olabilen köprülerdir (Turner, 2020, s. 531). Her toplumda, güvenlik aracı olan ya da güven hissini sağlayan kurumsallaşmış düşünce ve davranış yollarına ihtiyaç duyulmakta; ekonomi, aile, din, siyaset, sağlık ve boş zamanları değerlendirme gibi temel kurumlar bulunmaktadır. Bu kurumlar, özellikle sosyal bilimler alanında araştırmacıların ilgi odağı olmaktadır. Başta eğitim kurumu olmak üzere, modern kurumları çokça eleştirmekte olan, filozof kimliği ve toplumu eleştirmesiyle tanınan Ivan Illich (Durakoğlu & Zabun, 2018)’in bu konuda bilinen birçok eseri vardır. Bu çalışmada ise Illich’in, ilk baskısı 1976 yılında yapılan, giriş, dört temel bölüm ve dipnotlar kısmından oluşan “Sağlığın Gaspı (Medical Nemesis)” adlı eseri, sağlık kurumu ve sağlık sosyolojisi çerçevesince ele alınacaktır.

Sağlığın Gaspı adlı eserin, Illich’in tıp kurumlarına olan ilgisi ve birikimi neticesinde ortaya çıktığını ifade etmek pek de yanlış olmayacaktır. Sağlık konusundaki akademik tartışmaları farklı bir boyuta taşıyan Illich bunu, çevresel faktörlerden uzaklaştırıp tıp bürokrasisi ve tarihsel çerçeve içerisinde eleştirerek yapmaktadır (Köse & Kaza, 2017). Kitabın giriş kısmında tıptaki gelişmelerin, sağlık alanı için bir yandan faydalı olduğunu fakat daha genelde aslında sağlığa en büyük tehlikenin yine tıp alanındaki gelişmelerin, hatta bizatihi tıp kurumunun sebep olduğunu dile getirmektedir Illich. Bunun akabinde profesyonelleşme sorununa ve bu sorunun politik yanına değinen Illich (2011, s. 12), modern tıbba karşı bir güven bunalımı yaşandığını fakat bunalıma ya da paniğe gerek olmadığını, insan eliyle oluşturulan salgının ise doktorlar tarafından değil,  doktor olmayan kişiler tarafından engellenebileceğini savunmaktadır. Bu kısımda tıbbın politik olan ile ilişkisinden oldukça sık bahseden Illich, toplumun “hastalıklı-sağlıklı” vb. konusundaki söylem yetkisini böylece doktorlara devrettiğini de dile getirmektedir. Ona göre “sapmalar, artık yalnızca, tıbbi yorumun uygun gördüğü ve haklı bulduğu ölçüde meşrudur (Illich, 2011, s. 14).” Buradan hareketle toplumsal normların –inceleme dâhilinde sağlık alanında olanların- kurumlar aracılığı ile aktarıldığını tekrar belirtmek yerinde olacaktır. Aynı zamanda Illich, bu eseri ile tıptaki gelişmelerin görünmeyen yüzünü, kendi deyimi ile çirkin yüzünü, göstermeyi ve okuyucuların yararlanabileceği kuramsal bir çerçeve sunmayı amaçladığını ileri sürmektedir. Ayrıca halkın sağlığa ulaşması, sağlığın profesyonel yönetimini sınırlandıran bir politika ile gerçekleştirilebileceğini ifade eder (Illich, 2011, s. 18).

Modern Tıp Salgınları” ana başlığı verilen birinci bölüm, dört alt başlıktan oluşmaktadır. Bu bölümde tıp alanındaki dönüşümlerin/değişimlerin, politik ve teknoloji ile bağını irdeleyen Illich, özellikle artan hastalıkların sorumlusunun yapılan müdahaleler olduğunu vurgulamaktadır. Ölümlerin çoğunun yaşlılık sebepli olması, sağlıktaki gelişmelere ve hastalığın azalmasına bağlansa da bu ilişkiyi kanıtlayan herhangi bir durum söz konusu değildir. Modern Tıp Salgınları bölümünün “Doktor Yeterliliği Bir Yanılsama” adlı ilk alt başlığında, enfeksiyonların yaygın hale gelme süreçlerini ele alan Illich (2011, s. 22), sanayileşme/sanayi çağı ile tıbbın artan değerinin rahat bir biçimde açıklanabileceğini ileri sürmektedir. Bu dönemde artış gösteren hastalıklar, ilaç ya da tedavisi bulunana kadar zaten etkisini azaltmış, vakalarda da azalma görülmüştür. Ona göre ilaç ya da tedaviden ziyade etkin olan, insan doğasının hastalığa karşı bağışıklık kazanmasıdır. Illich (2011, s. 24), eski hastalıkların nedenlerinin kaybolurken yeni hastalıklar için ortamlar yaratıldığından ve bunun, kötü beslenme ya da beslenme yetersizliği gibi hızla yayılan bir nedenden kaynaklandığını ileri sürmektedir. Hastalıklar sınırlandırılabilir olsa da yok edilemezdir. Doktorların sayısının yüksek olduğu yerlerde belirli hastalıkların seyrekliği, oradaki kitlenin doktorlara ödeme yapabilecek durumda olması ve doktorların bu sebeple orada yoğun olmaları ile alakalıdır. İkinci alt başlık, “Yararsız Tıbbi Tedavi”dir. Bu başlık altında Illich, spesifik yöntemlerin yararlı olduğunu fakat enfeksiyöz olan ve olmayan hastalıkların çoğunda tıbbın etkisinin tartışmalı bir konumda olduğunu dile getirmektedir. Bir sonraki alt başlık “Doktorların Neden Olduğu Zararlar”dır. Burada tıp kurumunun uygulamaları ile hastalıkların salgın boyutuna ulaştığı ve tıbbın zarar verici boyutlarının gittikçe büyüdüğüne değinen Illich, iatrojenik hastalığı tanımlamaktadır. Ona göre iatrojenik hastalık, tıbbın gerektirdiğini, risklerinden ötürü doktorun yerine getirmemesi ve bu yüzden hasta/hasta yakını tarafından suçlanmasıdır (Illich, 2011, s. 28). Bunlarla birlikte ilaçlar ise zehir olarak nitelenmekte, yan etkilerinden ötürü de bir tür klinik iatrojenez sınıfında değerlendirilmektedir. Alışılmış gereksiz cerrahi işlem hızla yayılmakta, var olmayan ya da yanlış uygulanan tedavi yöntemlerinin olumsuz sonuçları da her geçen gün artış göstermektedir. Illich, doktorların sebebiyet verdiği hastalık ve zararların daimiliğine ve bu durumun tıp pratiğinin bir gerçeği, bir parçası olduğuna vurgu yapmaktadır. Modern tıpta ihmalkârlık ve hataların artık teknik bir sorun olarak görülmeye başlanması, doktorların verdikleri zararı bilmelerine rağmen bunların dışında kalması, bir sorun oluşturmaktadır. İhmalkârlık, hata sebebiyle mağdur olanların adalet aracılığı ile haklarını aramaya çalışmaları da aleyhlerine işlemiş gözükmektedir. Son başlık “Savunmasız Hastalar”da tıbbın hastalığın yardımına çeşitli yöntemlerle koşarak hastalığı desteklediğini iddia eden Illich (2011, s. 31), böylelikle çalışamayan kesimin hastalıkla belgelendiği ve tıbbın kamulaştırıldığını belirtir. Sonuç olarak sağlık alanı, mühendislik mantığı ile inşa edilerek yönetilmekte, bu da sağlığın “meta” gibi alınabilir, satılabilir olduğu düşüncesine sebebiyet vermektedir ki Illich bunu, tıptaki ilerlemenin bir belası olarak değerlendirmektedir.

Photo by Ron Lach on Pexels.com

İkinci ana başlık “Yaşamın Tıplaştırılması”dır. Bu bölümün ilk alt başlığı olan “İatrojenik Hastalığın Politik İletimi”nde, tıbbın giderek şekil değiştirdiği ve topluma bulunduğu katkıların büyük soru işaretlerinden ibaret olduğu, var olduğu iddia edilen katkıların ispatlanmasının gerekliliği ve yine bunun, doktorluk yani meslek dışında yapılması gerektiği üzerinde durulmaktadır. Sonraki alt başlık “Sosyal İatrojenez”de, tıbbın artık bireyleri hedef almasından ziyade toplumu hedef almasıyla başlayan bir süreçten bahsedilmektedir. Bu süreç, sosyal iatrojenez olarak adlandırılmakta ve Illich (2011, s. 38) bahsi geçenlerin, sağlığın altını oyduğunu ifade etmektedir. Sürecin işleyişi, sağlığın bir metaya dönüşerek her türlü acı ve ağrının –ki bu acı ve ağrılar, yine tıp tarafından oluşturulmaktadır- sadece hastanede iyileşebileceğine, ölüm ve hastalık gibi durumların evde gerçekleşmemesi gerektiğine olan inançların güçlendirilmesi ile sağlanmaktadır. Hemen ardından “Tıbbi Tekel” konusu ele alınmakta, burada tıptaki müdahalelerin yoğunluğu ile çok fazla hatanın ortaya çıkarak mesleki özerkliği dejenere ettiği ve tıbbın tekelciliğe dönerek büyük bir sapkınlığa yol açabileceği söylenmektedir. Başka bir ifade ile sosyal iatrojenezin tıbbın ana ürünü haline geldiği dile getirilmektedir (Illich, 2011, s. 39). Bu derece radikal bir hale gelen tekelleşme ise insanların tek başlarına bir şey yapabilme kabiliyetlerini ellerinden almaktadır. Radikal tekelleşmenin hâkimiyet kazanmaya başladığı yerde çevre yeniden şekillenir, çevreyle olan iletişim kamulaştırılır ve insani değerlerin yerine metalar getirilir. Bu işleyiş, kaçınılmaz olarak tıpta da görülmekte ve bireylerin kendi kendilerini iyileştirme haklarını elinden almış gözükmektedir. Hatta öyle ki sağlıktaki gelişim ve hizmetler, bireyin kendi kendinin doktoru olmasını suç ya da cinayet olarak damgalamaktadır (Illich, 2011, s. 39). Tüm bunların yanında görülmektedir ki malul kişiler damgalanarak yeni hastalık üretiminin aracı olarak kullanılabilmektedir. Yeni üretilen hastalıklar; sinir bozukluğu, gerginlik gibi gözetim altında tutulması güç olan psikolojik rahatsızlıklardır ve bu rahatsızlıklar kişinin çalışmasının önüne geçmektedir. Başka bir ifade ile üretilen hastalıklar, kişileri çalışma hayatından diskalifiye edebilmektedir. “Değerlerden Arınmış Tedavi”de ise tıbbın, neyin hastalık olduğu, neyin olmadığına karar verme yetkisinin varlığından ve bu yanıyla tıbbın, tıpkı yasalara ve dine benzediğinden bahsedilmektedir. Bu yetkisi ile tıp, toplumdaki birçok şeyin belirlenmesinde; örneğin, ölümü intihar, kimi acı ya da ağrıların psikolojik vb. şekilde kategorilendirilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Bununla birlikte ahlaki bir iş olarak görülen tıbbın, sapkın bir noktaya taşındığı ve ahlaki boyutunun gölgede kaldığını ifade etmek yanlış olmayacaktır. Tıbbi zarar, tıbbın yapısında var olan zorunlu bir şey değildir ve tam da bu yüzden sosyal iatrojenez,  meslek dışı kişiler tarafından ele alınmalıdır (Illich, 2011, s. 42). Beşinci alt başlık olan “Bütçenin Tıplaştırılması” ile her dönem artan tıp bütçesine değinilmektedir. Illich (2011, s. 44), bu noktada meslektekileri sorumlu tutmamakta, bilhassa endüstrileşen tıpta bir şekilde artan malzeme vb. masrafların 5-10 kat artarken sağlık çalışanlarının maaşlarının iki katı arttığına değinmektedir. Bu durumun günümüzde de mevcudiyetini koruduğu, sağlık alanında çalışan kişilerin bu durumdan hoşnut olmadıkları ve bunu dile getirdikleri görülmektedir. Her ülke, sağlık konusunda donanımlı olmak istese de yoksul ülkelerdeki maliyetler bir o kadar yüksek olmaktadır. Bu da tıbbın endüstri halini alırken statü farklılıklarını beslediği bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Sağlığa erişimdeki eşitsiz dağılım, haksızlık olarak nitelendirilmekte ve doktorların tekelini kabul ettirmesini kolaylaştırmaktadır. “Bütçeye tecavüzün belli bir sınırı aşması durumunda, tıbbın denetimini uzaya, programlara, eğitime, diyete ya da makinelerin ve malların dizaynına varıncaya dek genişleten para, bize kaçınılmaz olarak ‘iyi niyetlerden oluşan bir karabasan’ yaşatacaktır. Para, her zaman sağlık için bir tehdit olabilir.” (Illich, 2011, s. 51). “Farmasötik İstila” alt başlığında ise her kültürün kendi tedavi etme biçimi, çareleri olduğu kadar zehirleri ve bunların uygulandığı ortam olduğu, dolayısıyla toplumda bir şeyleri tıbbileştirmek için doktorlara aslen gerek duyulmadığı söylenmektedir (Illich, 2011, s. 51). Fakat modern tıp ile beraber güvenilirlik de satılabilir, alınabilir hale gelmiş, ritüelin ya da kültürün güvenilirliğinin yerini uzmanların onayından geçen reçetelere bırakmış olduğu gözükmektedir. İlaçların kullanımı gerekli gereksiz artmıştır. Bununla birlikte ilaç firmaları, ilaçlarını pazarlamak için her türlü yolu denemiş, ilaçlar zaman zaman reçeteye gerek duymadan satılmaya devam edilmiş ve ölümlere sebebiyet vermiştir. İlaçların çeşidi artarken kullanan sayısının ve kişi başına düşen ilaç sayısının artışındaki çarpıcılığa da değinen Illich’e (2011, s. 55) göre sanayileşmiş insan, hayalindeki her şeyi satın almak için çabalamayı öğrenmiş ve bu nedenle şartlar ne olursa olsun ilaç alma konusunda da kendi iradesinin varlığından bahsetse de kontrolünü kaybetmeye başlamıştır. Ona göre bireylerin, ilaç alma konusundaki kontrolü ele almasının son şansıdır, şayet bireyler başarılı olamazsa sağlıklarını koruma konusunda sahip oldukları yetenekler de giderek azalacaktır (Illich, 2011, s. 58). “Diagnostik Emperyalizm” adlı yedinci başlıkta ise Illich, tıbbileşmiş bir toplumda doktorların yetkisinin sadece para ya da ilaçlara değil, toplumun onay vermelerine dayalı olduğuna değinmektedir. Bu noktada Illich, doktorların hasta olan-olmayan, normal olan-olmayan gibi kategorileri oluşturmasında toplumun doktora devrettiği yetkiden ve tıbbın örtük işlevinin de burada başladığından bahsetmektedir. Okul, iş, ev gibi özel yerler olarak nitelendirilen mekânlar, bu statüsünü kaybetmiş; bu ortamda hastaneler, sağlık düşkünlerinden oluşan hiyerarşik yapıda mevcudiyetini sürdürür hale gelmiştir (Illich, 2011, s. 60). Artık insan hayatı, doğumdan ölüme kadar kurgulanmış ve bu hizmet yığını içerisinde insanlar için her yaşa özgü birtakım hastalıklar oluşturulmuştur. Bu durumun en belirgin örneğinin yaşlılar olduğunu dile getirmektedir Illich. Dünya genelinde artan bir yaşlılık gözlenmekte, buna paralel olarak yaşlılığın vaka halinde tıbbileştirildiği görülmektedir (Illich, 2011, s. 62). Dahası, yaşlıların kurumlara itilmesi, baştan savmanın bir sonucudur. Çocuklukta ölüm oranında ise ciddi bir düşüş olduğu barizdir ancak bunu, sadece tıbbi müdahalelere bağlamak doğru olmayacaktır. Çevresel faktörlerin değişimi de etkilidir. Bunun yanı sıra yeni doğanların anne sütünden erken kesilmesi ve biberon kullanımının statü haline gelmesi, çocuklarda daha sık hastalanmaya sebebiyet veren unsurlar arasında değerlendirilmektedir. Bir sonraki alt başlık “Koruyucu Damga”dır. Bu başlık altında hastalığın tedavisinin yanı sıra sağlığın korunmasının da bir metaya dönüşmesine değinilmektedir (Illich, 2011, s. 67). İnsanlar, mesleki konumlarının alacakları hizmet kalitesinde belirleyici olması gerektiği düşüncesine kapılmış, bu da aşırı kapitalize olan bireylerin statü ölçütlerinden biri haline gelmiştir. Illich (2011, s. 68), “tıbbi etiketin hastayı yalnızca, meslekçe varsayılan yararı yüzünden ona uygulanacak bitmek bilmez bir öğütleme, eğitme ve ayrıma tabi tutma işlemine teslim etmek için cezadan koruduğunu” söylemektedir. Bununla da kalmayıp tıp, koyduğu teşhislerle damgalama yetkisine ve Illich’in deyimi ile büyücüye dönüştürülmüştür. Artık birey hasta olmasa da hasta olarak ilan edilmektedir, yani tıp, bu süreçte yeni hastalıklar ve hastalar üretmektedir. Sonra bunun teşhisini koyarak insanları güvenlik aramaya itmektedir (Illich, 2011, s. 65). Başka bir ifade ile hasta olduğuna inan bireyler, güvenli bir liman ararken tıp tarafından oluşturulan güvenli gemilere binerek aradıkları limana ulaşacaklarını düşünürler ve böylece tıbba bağımlı hale gelirler. Teşhis ve tedavilerin, bu nedenle koruyucu damga olarak nitelendikleri söylenebilir. Dokuzuncu alt başlık “Son Seremoniler”dir. Burada, yaşanan krizlerin ve akabinde bunların ritüelleşmesinin, hastalıklı toplum tarafından tıp görevlisine etkisi ele alınmaktadır (Illich, 2011, s. 73). Sıradan bir insan olmaktan çıkan tıp görevlisi, adeta bir ordunun başındaki birine verilen yetkilerle donatılmıştır ve ondan ölümü engellemesi beklenmektedir. Öyle ki ölüm gelecekse bile bu, hastanede olmalıdır. Ölümden sonrası, yani cenaze işlemleri, son seremoniler olarak adlandırılmaktadır. Endüstrileşen dünyada, tıp alanı da kendi ürünlerini sınırsız talebin olacağı yere, yani ölüme karşı direnmeye yönlendirmekte ve hastaneler, yaşanabilecek bu tarz krizlerde, güvenli bir sığınak olarak tercih edilmektedir (Illich, 2011, s. 76). “Karabüyü” adlı alt başlıkta tıbbi kurumların tek işlevinin teknik müdahalelerden ibaret olmadığı dile getirilmektedir. Ona göre doktor, yaratılan ortam ve benimsediği roller çerçevesinde, yüklendiği dinî, büyüsel, etik ve politik işlevi de yerine getirmekle yükümlüdür. Bu yollarla iyileştirme, aslında geleneksel bir işlev olarak da nitelendirilebilmektedir. Tıp, isterse toplumu örgütleyip moral konusunda aktif roller verebilir ve bu yolla insanların acısını azaltabilir. Bu eylem dinden bağımsızdır, etik ve insanlar arasındaki ilişki ile ilgilidir. “Biyomedikal uğraş bahanesiyle oluşturulan büyüsel facia, dinsel zarar ve ahlaki çöküş, tümüyle sosyal iatrojenezi arttıran önemli mekanizmalardır. Bunlar, ölümün tıplaştırılmasıyla birleşmektedir” (Illich, 2011, s. 83). Bu bölümün son alt başlığı “Hasta Çoğunluğu”nda ise hastalık konusunda karar mekanizması olan tıbbın, hastayı ortaya çıkarma konusunda başkalarına sorumluluk yüklediğine değinilmektedir (Illich, 2011, s. 84). Her toplum, denge sağlayabilmek adına belgelenmiş sapkınlıklara ihtiyaç duymaktadır ve bunlara isim konulmadıkça, normal ile normal olmayan ayrımı yapılmadıkça bunlar, her toplum için tehlike arz edecektir (Illich, 2011, s. 84). “Her uygarlık kendi hastalıklarını belirler, her kültür hastalığa karşı kendi yanıtını oluşturur” (Illich, 2011, s. 85). Denilebilir ki otorite sapkınlığı, tıp aracılığı ile kontrol altına alınabilmektedir. “Modern tıp, önceleri sınırlı bir pazarın kontrolünü elinde tutarken artık bu pazarın sınırı kalmadı ve evrensel tıplaşma isteği doğdu” (Illich, 2011, s. 88).

Photo by Anna Shvets on Pexels.com

Kültürel İatrojenez” ana başlığı verilen bu bölümün girişinde, tıbbın üçüncü boyutunun kültürel iatrojenez olduğu ve bunun, tıp kurumunun, insanların kendilerine olan inancını, katlanma seviyelerini tüketmesiyle meydana gelebilecek bir durum olduğuna değinilmektedir (Illich, 2011, s. 93). Tıp, buyurgan bir tavır ile insanların acılarıyla savaşan bir kurum görevini üstlenmiştir. “Ağrıyı Dindirmek” başlığında ise Illich, ağrının bireysel olabileceği gibi kültürel de olabileceğini ve ağrının, zamana göre şekil değiştirebileceğinden bahsetmektedir. Kültür, ağrıyı anlamlı kılarak katlanılabilir hale getirmektedir (Illich, 2011, s. 98). Katlanma, sabır gibi duygular, ağrının kabul edilerek acıya dönmesi ve kabulünün ifadesidir Illich’e (2011, s. 98) göre. Endüstriyel gelişimin ayaklarından biri olarak ağrı, tıp alanındaki talebi arttırmaya yarayan müthiş bir stratejidir de aynı zamanda. Kültür, acıda belirleyici bir rol üstlenmektedir. Örneğin, zor bir durumda acı ve ağrı, kahramanlıkla göğüslenebilirken daha rahat bir durumda aynı acı/ağrı katlanılamaz olabilmektedir. Tıp ise bu noktada hangi ağrıların gerçek olup olmadığına karar verirken toplum, bu kararı kabul etmekte ve onaylamaktadır. Kişinin ağrısı, kişiye özgüdür. Başkası bunu tam olarak anlayamaz, deneyimleyemez. Ağrı, acı ve hastalık, bir bütündür. “Hastalığın Uydurulması ve Ortadan Kaldırılması” adlı alt başlıkta, hastalığın toplumsal bir konu olduğundan bahsedilmektedir. Her birey ya da grup, kendi topluluğundaki diğer bireylerin sağlığını koruyabilir durumda iken bunun yerini ulusal sağlık hizmetleri kurumu almakta ve denetimi sağlamaktadır (Illich, 2011, s. 114).

Hastaneler, ilk olarak kimsesizler, yolcular için bir koğuş görevini görürken sonradan hasta olan –özellikle ölümcül hastalıklar için- kişilerin son durakları olmaya başlamıştır. Böylelikle sağlık konusu ve hastaneler, tartışmalara yol açarak politik bir konu haline gelmiştir. Hastalıklar taksonomisi oluşturulabilir, yani hastalıklar kategorize edilebilir olmaya başlamıştır. Acıyı çeken insan yerine yerleştirilen hastalık, tıp sisteminin merkezini oluşturmuş; bu girişimin ölçümlerle doğrulanması, klinik çalışma, deneme ve mühendislik normlarına göre değerlendirme gibi hedeflerin ana merkezi haline gelmiştir ve hastaneler, bir hastalık müzesi haline getirilmiştir (Illich, 2011, s. 117-118). Hastaneler, sonradan eğitim ve laboratuvarlara dönüştürülmüştür. Ardından bu bölümde akıl hastalıklarına değinilmektedir. Kopan ilişkilerin yerine yenisinin konulduğundan bahsetmektedir Illich. Mühendis mantığı ile yönetilen tıp, endüstrileşen ve meta haline gelen beden, hem ahlak dışı hem de politik bir mesele olarak değerlendirilebilmektedir. Bahsi geçen sebeplerin beraberinde gelen bir mesele daha vardır ki bu, hastalıkların sınıflandırılması ve bu durumun, toplumsal örgütlenmeye yansıyan, bürokratik hale gelen yanıdır. Dilin tıbbileştirilmesine de değinilmekle birlikte artık ifadelerin acıları anlatmada yetersiz kalması ve tıp çalışanlarının da kurumsal dille konuşmasından bahsedilmektedir. Bir sonraki alt başlık “Ölüm Ölüme Karşı” da ara başlıklara ayrılmaktadır. Buradaki ilk konu ise “Meta Olarak Ölüm”dür. Illich, ölüm imgesinin kültür, mitler ve kurumsal yapılarla biçimlendiğini ileri sürmektedir. Doğal ölüm imgesi, bir ideal haline gelmekte ve beş aşamadan geçerek günümüzde altıncı aşamasına hazırlanılmaktadır.

1- Ölülerin İbadet Dansı: Önceleri yaşamın yenilendiğini simgeleyen dans, daha sonra ölülerin mezarları başında, ölülerle hayatta kalmanın sevincini ifade eden bir eylem haline gelmiştir. Zamanla dans, farklı anlamlara da bürünmüştür.

2- Ölüm Dansı: Cinsiyet ya da yaş fark etmeksizin bireyler üzerindeki gücünü direten ölüm, bağımsız bir figür haline gelmektedir (Illich, 2011, s. 129). Saatlerin çoğalması bilinci değiştirmekte ve buna bağlı olarak ölüm, artık anlık bir olay olarak algılanmaya başlamaktadır. Cennet-cehennem gibi kavramları eritmeye başlayarak ölüm, önceki yaşamın devamı olarak nitelendirilmemiştir. Ölüm sonrasına olan merak artarak sanatsal eserlerinin çoğalmasına sebebiyet vermiştir. Ölümün dansı da kiliseleri süsleyen dekor haline gelmiştir (Illich, 2011, s. 132). “Ölüm dölyatağına geri dönüştür” (Illich, 2011, s. 134). Dönüşen ölüm imgesi ile insan vücudunun nesneye dönüşmesi de paralellik göstermektedir.

3- Burjuva Ölümü: Her ne kadar ölüm, herkes için eşit ve statü farkını ortadan kaldıran bir durum gibi gözükse de ölümü uzak tutmak ya da geciktirmek için harcanan çaba da bir o kadar artış göstermiştir. Aynı zamanda gelişen teknoloji ile yaşlılar çalışmaya devam ederek ölümlerini, işleri başında beklemeye başlamıştır. Doğal ölüm de artık maddi gücü olanların hakkı olarak değerlendirilmiştir. Ölüm saatini söyleme işi ise artık doktorların görevidir.

4- Klinik Ölüm: Ölüm; önce dini anlamdaki büyüsünden uzaklaşmaya, ardından doktor tarafından belgelenen sıradan bir olaya dönüştürülmüştür. Böylelikle doktorların ölüm üzerinde gücü olduğu inancı ortaya çıkmıştır. Bu da doktorların “klinik” olgusunu idealize etmesine sebebiyet vermiştir.

5- Sendikalar Doğal Ölüm İstiyor: Ölüm de sağlık gibi, politik bir mesele haline gelerek yükselen sınıf bilinci ile vakitli ölümler ve klinik ölümleri gibi iki yeni durum olarak sendikaların konusu haline gelmiştir. Toplum, her üyesini ölümden korumakla yükümlüdür (Illich, 2011, s. 141). Artık ölümle hasta değil, doktor boğuşmaktadır (Illich, 2011, s. 143).

6- Yoğun Bakım Altında Ölüm:Ölüm imgesinin ticarileştirilmesine ancak yüksek düzeyde endüstrileşmiş toplumlarda gelişen bir kültür yol açabilir. Ölmek, tüketici direnişinin son biçimi haline gelmiştir” (Illich, 2011, s. 147). Böylece insanların ölmesi kamulaştırılmakta, insanın kendini öldürme hakkı da böylelikle elinden alınmaktadır.

Son ana başlığımız “Sağlık Politikaları”dır. Bu bölüm de alt başlıklardan oluşmaktadır. İlk alt başlık, “Spesifik Amaçbozuculuk”tur. Burada ele alınan konu, teknik kurumların toplumsal değerlerden ziyade mali hesaplara önem vererek sektörlerin etkilerine radikal bir biçimde yaklaşım sergilenemeyeceğidir. Bu bölümün diğer ara başlığı “Marjinal Yararsızlıklar”dır. Hayatların kolaylaştırılması amacı ile üretilen birçok araç, tekrardan insan sağlığını bozmakta, bu da sağlık alanında birçok yeni iş kolunun oluşmasına katkı sunmaktadır. Bu gibi durumları amaçbozuculuk olarak adlandıran Illich (2011, s. 153), kurumların aracı olarak kullanılması ile planlanan ve topluma zarar veren şeylerin, tekrardan toplumdan götürülmesi için devreye girmesi olarak değerlendirmektedir. “Metalara Karşı Kullanma Değerleri”nde ise üretimden ziyade yoğun tüketime yönelen insanların öğrenmeyi, iyileşmeyi değil; öğretilmeyi, tedavi edilmeyi tercih ettikleri konusu ele alınmaktadır. “Yoksulluğun Modernleştirilmesi”nde, sağlık hizmetlerinin reforma uğrayarak daha adil biçime getirilmesi için öneri ve kategoriler sunulmaktadır. Bunlar arasından ilki, “Tüketicinin Bağımlılığa Karşı Korunması”dır. Ona göre insanlar, tıp endüstrisine bağımlı olduklarını fark etmeye başladıklarında bu bağımlılıktan kurtulmak yerine, kurtulamayacaklarını düşünme eğilimi göstermektedirler ki bu durum, tıp sisteminin tahakkümünü kolay duruma getirmektedir. Tıbbın kurduğu bu tahakküm, yasalar ile keskinleştirilir. “Yeni yasa bir mal için, onu üreten endüstrinin koyduğu standartları garantilemektedir. Ancak dağıtımının, halkın sağlığını olumlu mu yoksa olumsuz mu etkileyeceğini sormamaktadır” (Illich, 2011, s. 170). Başka bir ifade ile standart bir hizmet haline gelen tıp sektörü, olumlu ya da olumsuz yönleri sorgulanmaksızın yasalarla garanti altına alınmaktadır. Bununla birlikte her ne kadar tüketici korunmaya çalışılsa da bu koruma, onları yine müşteriye dönüştürmektedir. “İşkenceden Eşit Yararlanma” başlığında ise her alanda olduğu gibi sağlıkta da eşitsizliklerin mevcut olduğuna değinilmektedir. Yaşlılar, ekonomik gücü olmayanlar sağlığa erişimde zorlanmakta, bu yüzden siyasi partiler sağlık talebini, tıbbi olanaklardan eşit yararlanma talebine dönüştürmektedir (Illich, 2011, s. 172). “Yoksul ülkelerde öncelik, eşitliğe ve yararlı temel ögelerle sınırlı tıbbi hizmete verilirse halkın tümü modern sağlık hizmetinin tıptan arındırılmasına katılma ve kendi kendine bakabilme yeteneği ve güvenini geliştirme cesaretini bulacak, böylece ülkelerini iatrojenik hastalıklardan koruyacaklardır” (Illich, 2011, s. 173). Bir sonraki başlık “Meslek Mafyası Üzerinde Halk Denetimi”dir. Burada ele alınan konu, sağlıksız tıbba getirilen çözümlerden bir diğerinin doktorların işlerini nasıl gerçekleştirdiğine, tıp dışındaki kişilerin bu alandaki denetimine ve bu bağlamda çıkan yasaların stratejiye dönüşümüne ve sağlığı arka planda bırakan etkisine odaklanmaktadır ve daha da önemlisi, hasta rolünün kabullenilmesi ile profesyonelliğe boyun eğilmekte ve sonucunda denetim altına alınamaz gizli bir hiyerarşi meydana gelmektedir (Illich, 2011, s. 176-178). Dördüncü ara başlık “Yaşamın Bilimsel Organizasyonu”dur. “Tıp, bilim olarak tam sınırda durur. Bilimsel yöntem, modeller üzerinde yapılan deneylere gereksinim duyar. Ama tıp, modeller üzerinde değil, öznelerin kendilerinin üzerindeki deneylerden ibarettir. Tıp bize, iyileşme, acı çekme ve ölümün anlamını, kimyasal analizin çömlekçiliğin estetik değerini anlatmasından daha etkili bir biçimde anlatmaz” (Illich, 2011, s. 181). Illich, burada tekrardan, tıbbın mühendis mantığı ile ele alındığından ve tıbbın kullandığı yöntemlerin akışkanlığından bahsetmektedir. “Plastik Dölyatağı Mühendisliği”nde, mühendis mantığı ile alınan sağlık sisteminin, insanların duyguları ve sağlığı ile ilgilenmediği konusuna değinilmektedir. İnsan yapıları çevresel nedenlerle bozulmaktadır. Kitabın son ana başlığının son ara başlığı “Sağlığın Kazanılması”dır. Burada, modern zamana dek savaşlarla başa çıkmaya çalışılmadığına değinilmektedir. İnsan, doğayla ve komşularıyla ilişkilerini düzenleyebilir ve sağ kalmayı başarabilir (Illich, 2011, s. 188). “Sanayileşmiş Nemesis”, günümüzdeki nemesisin (tanrının) farklı olduğunu ve maddeler, nesneler üzerinden ilerlediğini konu edinmektedir. “Savaş ve açlık, salgınlar ve felaketler, işkence ve delilik hep insanın yoldaşı olmuş ama şimdi hepsini bastıran nemesis tarafından, yeni bir Gestalt şekline sokulmuştur” (Illich, 2011, s. 191). “Miras Altına Alınan Mitten Saygı Sürecine Doğru”da etikten bahsedilmektedir. Bu başlıkta etik konusu, biraz daha kişisel ele alınmaktadır. Daha iyi bir sağlık hizmetinin hayalini kuran insanlar, bu durumu sadece tedavi ile bağdaştırmakta olsa da esas mesele, kişinin kendine bakma yeterliliği ile alakalı bir durumdur. “Bir Erdem Olarak Sağlık”ta tıbbın sürekliliğinin sağlanması için öncelikle sağlığın bozulması ve ardından dâhice planlanmış bir şekilde tıp tarafından çözüm üretilmesi gerektiğine değinen Illich, bu durumun toplum bazında sağlık düzeylerinin düşük olmasının şart olduğunu ve daha da önemlisinin tıbbın getirdiği bağımlılığın, toplumsal örgütlenmeye zarar verdiğini dile getirmektedir.

Kaynakça

Durakoğlu, A., & Zabun, B. (2018). Ivan Illich’in Yabancılaşma Anlayışı Bağlamında Modern Üniversite Eleştirisi. Kalem Eğitim ve İnsan Bilimleri Dergisi, 8(2), 441-457.

Illich, I. (2011). Sağlığın Gaspı. (S. Sertabiboğlu, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Köse, H., & Kaza, F. (2017). Sağlıklı Toplum’dan Sağlığın Gaspı’na Sağlığın Kuramsal Betimlenişi ve Medyada “Sağlıklı Toplum” İmgesi. ulakbilge, 5(18), 2205-2230.

Turner, B. S. (2020). Kurum(lar). Kolektif, & B. S. Turner (Dü.) içinde, Sosyoloji Sözlüğü (İ. Akdoğan, Çev., s. 530-532). İstanbul: Pinhan Yayıncılık.

Bir Cevap Yazın