Üç Nesil Üç Hayat/ Kitap İncelemesi

Refik Halit Karay’ın kaleme aldığı eserde, Osmanlı dönemindeki İstanbul’un içtimai ve siyasal olaylarının bir portresi çizilmiş fakat sosyolojik yorumlaması okuyucuya bırakılmıştır. Konu başlıkları halinde ele alınan incelemeler, toplumun kültürünün değişimi ve bunun etkisiyle dönemin insanlarının yaşamındaki farklılıkları göstermiştir. Okuyucuya Aziz devrinin, Hamit devrinin ve Cumhuriyet’in ilk yıllarının sosyal yapısının betimlemesini yapmıştır.

Refik Halit, üç dönemi ele alırken ilk olarak tabakalaşmadan bahsetmiştir. Tabakalaşma, diğer insanların kişiye biçtiği değerden kaynaklandığı gibi mevkiden de kaynaklanabilir. Örneğin bir paşaya, konumundan dolayı saygı duyulabilir fakat birçok saygınlık kazanma yolu tabakalaşmada etkilidir. Ekonomik olarak diğerlerinden ileri olmak, saygınlık kazandırabilir ama toplumun ahlaki değerleri de gözetilmelidir. Bu durum, üç dönem için farklılık gösterebilmektedir. Örnek olarak; bir kadının mahremi olmayan erkeklerle ilişkisini inceleyebiliriz. Aziz döneminde bir kadın ailesi dışında bir erkekle kamusal alanda görüşmek bir yana dursun, gizli saklı görüşmeye bile yanaşamazdı. Çünkü bu duyulursa kendisinin ve ailesinin saygınlığı kalmazdı. Hamit döneminde bu biraz kırılsa da bir kadın ve bir erkek sadece belirli alanlarda kısa konuşmalar yapabilir veya mektuplaşabilirdi. Daha fazlası düşünülemezdi. Yazarın günümüzde diye bahsettiği Cumhuriyet’in ilk yıllarında ise artık kadın ve erkek her yerde rahatlıkla görüşebilmekteydi. Artık toplum tarafından bir ahlaksızlık olarak değerlendirilmiyordu.

Karay’a göre insanlar kişiye değer biçerken, üç dönemde farklı özelliklerini göz önüne almışlardır. Mesela Sultan Aziz devrinde kişinin dine ve ahlaka yani milli değerlere bağlılığı önemli görülürken Sultan Hamit devrinde ne kadar Batılılaştığı kıstas alınmaktadır. Cumhuriyet’in ilk yıllarından bu yana ise modern olmanın yanında milliyetçi duygulara sahip olmak değerli görülmektedir.

Aynı insan üç dönem için farklı sosyal konumlarda olabilmektedir. Mesela devlet memurluğu Aziz devrinde çok değerli sayılıp saygın görülürken Hamit devrinde eski değerini yitirmiş ve toplumun saygı duyduğu bir güruh olmaktan çıkmıştır. Aynı şekilde bir din adamı ya da şeyh, Aziz devrinde çok kıymetli sayılmakta ve insanların hastalıklarında veya başlarına gelen bir sıkıntıyı def etmelerinde ilk durak olmaktadır. Hamit devrinde bu azalsa da etkisini devam ettirmektedir. İnsanlar tedavilerini veya çözümlerini farklı yollarla bulmaya çalışsalar da hacı hocalardan vazgeçmemiş ve üfürükçülerden medet ummaya devam etmişlerdir. Bunda padişahın kendisine okutmak için gittiği hocalarının olmasının da etkisi vardır. Cumhuriyet döneminde ise din adamlarının saygınlığı gitmiş, yerine bilimin saygınlığı gelmiştir. İnsanlar artık türbelerden ve hocalardan medet ummayı bırakmıştır. Bu da artık din adamlarının halkın gözünde değerini yitirdiğini gösterir.

Üç dönemin üç farklı sosyolojik yapıya sahip olmasına sebep olan şeyler, devletin ekonomik, siyasi ve kültürel etkileşimleriyle ilişkilendirilebilir. Aziz döneminde, toplum o güne kadar biriktirdiği kültürel değerleri devam ettirirken Hamit döneminde Batı -özellikle Fransa- ile girilen diyaloglar toplumu da etkilemiş, değişmesine sebep olmuştur. Cumhuriyet döneminde ise halkın milliyetçi duygularla kazanılan büyük bir savaştan çıkması, yeni bir devletin kurulması ve bu devletin modern devletlerin ilim ve ahlakına uydurulmaya çalışılması etkili olmuştur. Üç dönemde de yaşanan olaylar topluma her yönüyle etki etmiştir. Doğum sırasında ve sonrasında gerçekleştirilen ritüellerden çocuğun eğitimine, giyim kuşamdan gezme saatlerine kadar çoğu alışkanlık değişmiştir. 

Karay’a göre, Aziz devri, imkanların kısıtlılığından dolayı kenar mahallelerle üst tabakanın arasında derin uçurumların olduğu bir dönem değildi. Hamit devrindeki gibi bir şatafat bu dönemde yoktu. Örneğin Aziz döneminde başkatip saygındı ve zengin kabul edilirdi. Başkatibin en özenilen yanı, bütün gün oturduğu yerde rahatça çalışması ve evine dönerken cins bir eşeğe binmesi idi. Hamit devrinde bu değişmiş ve üst tabaka atlı arabalarla gezmeye başlamıştı. Öyle ki bu faytonlara iki kişiden fazla binmek şana yaraşmaz kabul edileceğinden, bir konvoy halinde gezilir hale gelmişti. Giyimlerin Frenk modasına uygun olması icap eder; kat kat kumaşlar, mücevherler üst tabakayı halktan ayırırdı. Cumhuriyet dönemi ise sadeliğin öne çıktığı bir dönemdir. Sosyal tabakalaşmada yönetime yakın olmak etkin olmuştur. Diğer dönemlerde de saraya yakın olmak önemli sayılırdı fakat Cumhuriyet döneminin farkı, statünün soy kaynaklı olmaması/ babadan oğula aktarılmamasıdır.

https://www.tarihduragi.com/2016/09/sultan-II-abdulhamit-in-kiz-cocuklari.html ve https://mustafakemalim.com/1930larin-ataturk-turkiyesini-ozleten-200-fotograf/14055109_10154400501162383_3513814330550358350_n/ adreslerinden yararlanılmıştır.

Kadın ve erkek için sosyal tabakalaşma farklıdır. Üç dönem içinde ele aldığımızda Aziz döneminde kadının kamusal alanda yeri olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kamuda ise tüm görev ve mevkiiler erkeklere aittir. Burada dine bağlılığın ve etkileşimde olunan Arap kültürünün etkisini göz ardı edilemez. Kadın özel alanda kalmalı, çocuklar ve ev işleriyle ilgilenmelidir. Karay, bekar bir kızın sokağa çıkmasının akıl alır gibi bir durum olmadığından bahsetmektedir. Kadın özgür değildir, tüm yaptıkları veya yapmadıkları sorumluluğu altındaki erkeğin istekleri içindir. Kadının yeri evin içidir, sosyalleşmesi ise diğer kadınlara misafir olmaktan ibarettir. Bir kadın asla ikindi ezanından sonra dışarıda olamaz. Kız çocuklar bu dönemde okutulmaz. Erkek çocuklarının da babasının mal varlığı yerindeyse okutulmasına pek sıcak bakılmaz. Erkek çocuklar mahallenin hocasına teslim edilir, dini eğitim ve bazı başka ilimler öğretilir. Ailenin varisi erkek çocuktur, bu sebeple küçük yaşta evlendirilen çocuklar, erkeğin ailesinin yanında yaşarlar.

Hamit döneminde kadın ve erkek arasındaki ayrım yavaş yavaş azalmış ve kadın-erkek aynı ortamlarda arada paravan olmaksızın görüşülebilir hale gelmiştir. Lakin bu sadece üst tabaka için geçerlidir. Halk arasında hala kadın erkek ayırımı sıkı bir şekilde devam etmektedir. Üst tabakanın kız çocukları da artık okuma yazma öğrenmekte, mekteplere gidebilmektedir. Fakat hala kız ve oğlan çocukları farklı okullarda okutulmaktadır. Kadın, sosyal hayata rahatça karışamamaktadır. Ailede erkek baskındır ve karar mercii erkektir. Öyle ki bir ailenin yolda yürüyüşüne göre tabakalaşmayı görebiliriz. Yürüyüş şu şeklidedir: Yaş sırasına göre erkekler, büyük hanım, arkasında eşlerinin mevkilerine göre sıralanmış diğer hanımlar, beyaz halayık, zenci halayık, kahya ve arkasında ayvaz (hamal).

Cumhuriyet döneminde ise kadın ve erkek kamuda aynı yerlere gelebilir. Kız ve oğlan çocukları aynı sınıfta eğitim alır. Kadın ve erkek aynı hukuki haklara sahiptir, kadınlar artık evlenme ve boşanmada özgür olduğu gibi, mirastan da eşit pay alır. Bunun dışında giyiminde özgürdür. Seçimlerini yaparken bağımsızdır.

Türk kültüründe sofranın önemli bir yeri vardır. Sofra kültürü, toplumsal tabakalaşmayı da yansıtır. Üç dönemde üç farklı şekildedir: Sultan Aziz döneminde sofraya ayrı bir değer atfedilir. Aile, günün sonunda sofranın başında toplanır. Sofra kurulduğunda tüm aile üyeleri orada olmak zorundadır. Yemek odası vardır fakat burası sadedir, sini yemekten sonra kaldırılır, yerde beklemez. Sofranın kurulmasından kaldırılmasına her şey özenle yapılır. İlk olarak yer sofrası kurulur, daha sonra herkes için ayrı minder ve kaşık sofraya getirilir fakat aynı kaptan yemek yenir. Yemek elle yenilir. Sofrada konuşmak ayıp sayılır. Yemek angarya bir iş gibi baştan savulur. Orta halli ailelerde yemekten kalanları evin hizmetçileri yiyeceğinden yemek azaldığı vakit evin en yaşlısı halayık veya kahyaya ‘kaldır’ emrini verirdi. Yemeğe başlarken besmele çekmek ve yemek bitince yemek duası etmek lazım gelirdi. Yemeğin israf edilmemesine büyük özen gösterilirdi. Kişinin önünde kırıntı olması ayıp sayılırdı. Herkes kendi önünden yemeliydi, başkasının alanından yemek edepsizlik kabul edilirdi ve çocukluktan itibaren bu adaplar öğrenilir, uygulanırdı.

Sultan Hamit döneminde, sinide yemek yemek üst tabaka için yavaş yavaş azalarak bitti. Aile hala yemeklerde bir aradaydı, sofra hala kutsaldı fakat bazı değişimler gerçekleşmişti. Eskisi gibi hızlıca yiyip kalkmak yerine, sofrada muhabbet edilmeye başlanmıştı. Artık masada yemek âdeti vardı. Çatal kullanılmaya başlanmıştı. Yemek ortaya gelir, ev sahibi yemeğin kapağını kaldırır ve herkes kendi tabağına yemeğini alırdı. Bu tarz bir değişim henüz İstanbullu yüksek ailelerde bile az görülmesine rağmen, Rum bahçıvanlar masada yemek yemekteydi. Burada Türk ailelerin Batılılaşma isteğini rahatça görebiliriz. 

Cumhuriyet döneminde evlerin küçülmesiyle yemek odası ortadan kalkmıştır, mutfak dahi kullanılmaz haldedir. Çünkü kadın ve erkek çalışmaktadır ve artık dışarıda yemek yemek revaçtadır. Yemek, alafranga tarzda kurulu bir sofrada saatlerce sohbet edilerek yenir. Yazar bunu tehlikeli bulmuştur çünkü “Sıhhat ve iktisat bakımından çok zararlı olan bu durumun aile terbiyesi üzerinde de tesiri fenadır” fikrîdedir. Aileyi bir arada tutan değerler, ailece yenilen yemeklerde paylaşılır. Bu sebeple sofra adabının ortadan kalkması aile için büyük bir tehlike sayılabilir.

Toplumsal tabakalaşma, her alanda etkisini gösterir. Bu alanlardan biri de giyim kuşamdır. Maddiyatın yanında statünün de giyim üzerinde etkisi büyüktür. Kişinin giyim kuşamına bakarak içtimai durumu anlaşılabilir. Aziz devrinde giyim kuşama bakıldığında kadınların ferace ve yaşmak kullandığı görülebilir. Yaşmak kolalanır, ütülenir, büyük bir intizamla korunurdu. Kırışık yaşmaklar hoş görülmezdi ve kolasız ya da kolası bozulmuş peçe, kadının pasaklı olarak görülmesine sebep olurdu. Hali vakti yerinde olan kadınlar, her seferinde farklı bir yaşmak keser ve kullandıktan sonra etrafındaki halayıklara ya da durumu olmayanlara verirdi. Halk ise bu yaşmakları defalarca yıkayarak kullanırdı. Üst tabaka kadınlar feracelerinin altına Avrupalı kadınlarınkine benzer kabarık kıyafetler giyerlerdi. Üst tabaka erkekler ise kolalı gömlek giyer, kravat takardı. Avrupai modaya uyulmaya Aziz devrinde başlanmıştı.

https://immoraltales.tumblr.com/page/56 ve https://www.flickr.com/photos/46346349@N06/4254648218/ adreslerinden yararlanılmıştır.

Hamit devrinde, kadınlar çarşaf giymeye başlamıştır. Başlarda bu çarşaflar tek parça, bol kıyafetlerken zaman geçtikçe pelerin denen çarşafın üst kısmı ve etekler kısalmıştır. Tesettür yavaş yavaş azalmış ve son aşamada ceket ve başlığın üzerinde bir peçe kalmıştır. Peçe ve çarşaf güzelliğin ön plana çıkarılması için kullanılmaya başlanmıştır. Kadınlar çarşafların altına Avrupai tarzda, şatafatlı kıyafetler giymişlerdir. Bunun sadece üst tabaka kadınlar için geçerli olduğunu söyleyebiliriz.

Cumhuriyet devrinin başlarında üst tabaka kadınlar artık çarşaf giymemektedir. Mütareke yıllarına denk gelen zamanda kadınlar manto giymeye başlamıştır. Peçenin yerini ise ‘Rus başlığı’ almıştır. Cumhuriyet ilanı sonrası dönemde türban ve peçe kalkmıştır. 

Cumhuriyet’in ilanından sonra kadınlar.http://www.findglocal.com/TR/Istanbul/1931063193797418/Postkes-Agency adresinden yararlanılmıştır.

Yüz tuvaleti konusunda, üç dönemde farklı ürünler kullandığını söylenebilir. Aziz döneminde kadınlar sadece rastık, sürme ve düzgün kullanırlardı. Moda, ak çehre üzerine simsiyah göz ve simsiyah kaştı. Müslüman kadınlar saçları ağarınca saçlarına kına yakarlardı. Bu, onları Müslüman olmayanlardan ayırırdı. Yazarın aktardığına göre, “Yaşlı Müslüman kadın ak saçlı gezemez, ‘reaya’ yani Ermeni ve Rum kadınlarına benzeyemez.” Bu duruma bakarak tebaada dine göre bir tabakalaşmanın olduğu da söylenebilir. Kadın vücudunda hafif tüy bile ayıp sayılırdı. Kadınlar bir araya toplanır, ağda yaparlardı. Bunun dışında kadınlar için sıcak ülkelerden gelen sürme, misvak, kına gibi ürünlere yarı bir kutsiyet atfedilirdi. Koku olarak ise gülyağı revaçtaydı.

Hamit döneminde kadınlar artık yüze zararlı düzgünleri kullanmayı yavaş yavaş bırakmıştır. Kenar mahallelerde devam etse de üst zümre pudra kullanmaya başlamıştır. Rastık ise üst tabaka için tamamen ortadan kalkmıştır, artık kenar mahalle süsü ve adilik damgasıdır. Sürmenin modası geçmemekle birlikte kullanımı artmıştır. Parfüm olarak Avrupa’dan getirtilen kokular kullanılmaktadır. Ağır kokular, mürebbiyeli frenk tahsili gören kızlar için, adi ve dikişçi kız ıtriyatı sayılmaktaydı. Bu da kokunun bile tabakaya göre değiştiğinin göstergesidir. Üst tabaka için makbul olan sade kokulardır. Eskiden kalan ‘esmerlik çirkindir’ algısı yavaş yavaş değişmektedir. Dudak boyası kullanılmaya başlanmıştır. Yapma ben modadır. Erkeklerde bıyık modası son haddindedir ve bıyığa çok kıymet verilir.

Cumhuriyet devrinde ‘yüz yapma’ adının yerini makyaj almıştır. Makyaj malzemeleri çeşitlenmiş, renk skalası genişlemiştir. Sokakta, cemaat arasında makyaj yapmak eskiden ayıp sayılırken Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu bir ‘koketri cakası’ olmuştur. Eskiden kına yakılan ellere, bu dönemde oje sürülmeye başlanmıştır. “Beyaz yerine yanık esmerlik, kalın ve gür yerine kıl inceliğinde kaş, dolgunluk yerine zayıflık, uzun yerine kesik saç” moda olmuştur. Beyaz ten, kalın gür kaşlar ve dolgunluk Arapların güzellik algısından kaynaklanmaktadır. Bunlardan vazgeçilip Batı tipi bir güzellik algısını benimsemek, halkın Batıdan estetik açısından da etkilendiğini gösterir. Sürmenin yerini rimel almıştır. Artık Avrupa’dan getirtilen makyaj malzemeleri kullanılmaktadır. Tüm bunlar zengin zümre için geçerlidir.

Üç dönem için sosyal değişimi ‘Gece ve Sokak’ başlığı altındaki incelemelere bakarak değerlendirebiliriz. Aziz devrinde sokaklar henüz aydınlatılmadığı için ancak el feneriyle yürünmektedir. Zengin zümreler yollarının aydınlatılması için birer mum kullanılmaktadır. İki veya dört mumlu lambaları ancak yüksek memurlar ve yüksek mevkii sahipleri kullanırdı. Ne kadar zengin olursa olsun yüksek mevkide olmayanlar en fazla bir mumlusunu kullanabilirdi. Bu fenerleri uşağı olanlar uşağa çektirirken olmayanlar cebe sığacak kadar küçüğünü kullanırlardı. Erkeksiz kadınlar grubunda fener taşıma hakkı en iri olana, yaşlılardan en erkek yapılı ve cesaretli olana verilir yahut zenci halayığa taşıtılırdı. Bu kişilerin diğer elinde de bir erkeğin tecavüzüne karşı, ihtiyaten iri bir sopa bulunurdu.  Gece yanlarında erkeklerle de olsa kadınlar bir yere gitmezdi. Olur da çıkarlarsa bu acayip bir olay olarak anlatılırdı. İkindi ezanı kadının, akşam ezanı erkeğin eve dönme saatiydi. Uzak bir semte gidilirse yatıya kalmak mecburiydi, eğer akşam saatinde dışarıda olmak gerekiyorsa mutlaka fener bulundurulmalıydı. Aksi takdirde kişi tutuklanarak sorguya çekilir, sabaha kadar alıkonulurdu.

Sultan Hamit dönemine gelindiğinde, eski düzen değişmiştir. Fener taşımak artık zabıtanın halka yüklediği bir zorunluluk değildir. Sokaklar aydınlatılmaya başlanmıştır. Yine de halk bu alışkanlıktan vazgeçmemiştir. Ayrıca artık arabalar kullanılmaktadır. Kadın için ikindi ezanı olan eve dönüş saati, akşam ezanı olmuştur. Erkek ise yatsıya kadar dışarıda kalabilmektedir. Ramazan günleri ise kadın ve erkek herkesin gece dışarıda olduğu, gündüz evlerinde dinlendiği bir vakit haline gelmiştir. Eğlence had safhadadır. İmtiyazlı zümreler, kadın ve erkek ayrı kayıklarda olması şartıyla kayık sefası bile yapabilmektedir.

Cumhuriyet döneminde ise artık kadın-erkek ayırt etmeksizin, gece yarısında bile sokakları dolup taşmaktadır. Uzak semtlere gitmek önceden bir külfetken artık tramvay, otobüs ve otomobillerle kolayca ulaşım sağlanabilmektedir. Kadın ve erkekler sinema ve tiyatro gibi eğlencelerden çıkıp kol kola caddelere gezebilmektedir.

Ulaşım, Aziz döneminde büyük bir uğraştı. Bir semtten diğerine gitmek bile bir cesaret istiyordu. Maddi durumu yerinde olanlar hayvanların sırtında saatler süren yolculuklar yaparak istediği yere ulaşırken, bu durum binek hayvanı olmayanlar için daha zor oluyordu. Bir şehirden diğerine gitmek ise günler sürüyor, kervan halinde kona göçe uzun süreler yolda harcanıyordu. Taşınmak gerektiğinde, her türlü eşya hayvanlara yükleniyor, aile ve hizmetçileri bir konvoy halinde hayvanların sırtında yolculuk ediyordu.  

Hamit devrinde tren kullanıma başladığından, trenle gidilebilen yerlere, örneğin kervanla giderken yirmi ila otuz gün arasında varılan Ankara’ya iki günde varılabilir hale gelmiştir. Bu iki günlük yolculuklarda trende konaklama olmadığından, gece otel ya da kervansaray tarzı yerlerde geçirilirdi. Bavul kullanılmazdı. Eşyalar; sepet, heybe, bohça ve en lüzumlu nesneler olarak da testi ve ibrikti.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, artık insanlar kolayca ulaşım sağlayabilmektedir. Örneğin Ankara’ya günübirlik gidilip gelinebiliyor haldedir. Ulaşım oldukça kolaydır. Artık bavulsuz insan kalmamıştır. Hiçbir Frenk eli değmeden Anadolu hattına bir günde bu kadar tren kaldırılışı Hamit devrinde akla bile gelmezken Cumhuriyet dönemi için artık sıradan karşılanmaktadır.

Bu üç dönemde, toplum inandığı dine göre birbirinden ayrışmıştır. Mesela Aziz döneminde Müslümanlar kendilerini Müslüman olmayanlardan üstün saymaktaydı; fakat Müslüman olmayanlar da –örneğin Rumlar- Müslümanları medeniyetten uzak görmekteydiler. Hamit devrinde Batıya olan hayranlık arttıkça Müslümanlar dinleriyle gurur duymaya biraz daha çekimser yaklaşmaktaydı.  Bunun nedeni İslam’ın Arap kültürüyle beraber alınmasıdır. Modern Batı ve Arap kültürü birbirine oldukça zıttır. Birinden vazgeçip diğerini kabul etmek gerekli görülmektedir ve devrin insanları kendi kültürlerini yok sayarak bu iki kültür arasından bir seçim yapıp Batılılaşmayı tercih ederler. Artık Batılıları kendilerinden üstün gören bir İstanbul halkı vardır. Her şeyiyle Batı örnek alınmaktadır. Cumhuriyet döneminde ise ‘laik’ sisteme geçildiğinden, tüm dinlere eşit bir mesafede yaklaşan devlet modeli oluşmuştur. Hukuk kuralları eskisi gibi her dine göre farklı değildir, her Türk vatandaşı için eşit yazılı kanunlar vardır. Bu durum, zamanla toplumu da etkilemiş ve dine göre bir ayrışma olabildiğince azalmıştır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, ‘Üç Nesil Üç Hayat’ kitabında, Osmanlı’nın son zamanları ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki içtimai değişim ele alınmıştır ve bu değişimler, toplumu pek çok farklı alanda etkilemiş, bazen toplumun ilerlemesini sağlamış, bazen de kendi kültürel değerlerinden koparak bozulmasına sebep olmuştur.

Bir Cevap Yazın