Filmi, bir edebi eserin ekranlara aktarılmasıyla oluşan canlı, bir o kadar da cansız fakat toplumdan belirli kesitleri bünyesinde barındıran gerçeklik olarak tanımlamak mümkün müdür? Bir film ya da bir sanat eseri, her ne kadar ütopik olduğu ya da toplumdan, gerçeklikten soyutlandığı dile getirilse de böyle bir şey pek mümkün gözükmemektedir. Çünkü sanat eserini meydana getiren kişiler, toplum gibi bir gerçeklikte yaşamakta ve hareket noktasında da mutlaka ama mutlaka bu durumdan beslenmektedir. Bu yönüyle sanatçı; toplumun geçmişinden, bulunduğu zamandan ya da öngörülebilen geleceğinden beslenerek eserini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla filmler ya da genel olarak sanat eserleri, sosyolojiden bağımsız düşünülmemelidir. Filmi/sinemayı, toplumsal olguların sanallaştırması olarak niteleyen Diken & Laustsen’e (2011, s. 22-23) göre sinema bize toplumsalın aşkın bir çözümlemesini sunar. Yalnızca edimsel “toplumsal olgularla” değil, ampirik alanı aşan sanal kendiliklerle de ilgilenen bir çözümlemedir bu. Bu bakımdan sinema, toplumsal teşhise değerli bir katkıda bulunur, bulunabilir. Buradan hareketle denilebilir ki sinema/film, toplumsal ögeleri gerçekliğe tabi kalarak kendinde bulundurandır.
Filmlerle sıkı ve çift yönlü bir ilişkiye sahip olan sosyolojinin, hâlâ filmlerden/sinemadan yararlandığını söyleyebilmek mümkün gözükmektedir. Filmlerin yapılma dönemi, sosyolojiye o dönemin zihniyetiyle alakalı bilgi sunmaktadır. Filmlerden en çok beslendiği konuların başında “toplumdaki eşitsizlikler”in geldiği ifade edilebilmektedir. Tarih boyunca insanlar statü, mülkiyet, iktidar gibi alanlar itibariyle toplum içinde eşitsiz konumlara dağılmışlardır. Bu farklılıkları veya eşitsizlikleri ifade etmek için ise çeşitli kavramlar kullanılmıştır. Bu kavramlar bazen sosyal bir tabakayı bazen de sosyal bir sınıfı işaret eden nitelikler taşımıştır (Başaran, 2017). Eşitsizlikler bağlamında oluşan farklılıklar, özellikle ekonomik anlamdaki eşitsizlikler, toplumlarda hiyerarşinin oluşumunda önemli rol oynamaktadır. Toplumsal yapının anlaşılabilmesi için toplumsal eşitsizliklerin de öne çıkması gerekmektedir. Bu bağlamda sosyolojinin en önemli alanlarından biri olduğu ileri sürülen “toplumsal eşitsizlikler” her geçen gün daha da yakından irdelenen bir konu olmaktadır. Toplumsal tabakalaşma kuramlarına bakıldığında da yeni gelişen kuramlar bu argümanı destekler niteliktedir. Klasik tabakalaşma kuramlarında ele alınan ve hatta günümüzde de çalışmalarda sıkça yer verilen ve toplumsal yapıların analizinde iki öncü isimden bahsedilmektedir ki kuşkusuz bu iki isim, Karl Marx ve Max Weber’dir. Marx, toplumsal sınıfları üretim ilişkileri yönüyle değerlendirmiş ve iki sınıftan bahsetmiştir: Sanayi öncesinde toprağa sahip olanlar, sanayi toplumlarında üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduranlar ya da işveren/kapitalist ve toprak üzerinde üretimi gerçekleştirenler (serfler, köleler), sanayi toplumlarında işçi olarak adlandırılmaktadır. Sınıf bilinci, dayanışması ve çatışmasından da bahseden Marx’a göre, işçiler sömürüldüklerinin farkına vardıklarında sınıf bilinci oluşmakta, bu bilinçle amaçlarına ulaşmak için bir araya gelip eyleme geçtiklerinde sınıf dayanışması meydana gelmektedir. Bu dayanışma içerisindeki işçi sınıfı, işveren ya da kapitalist sınıftan haklarını almak için mücadele edecek/çatışmaya girecektir. Bu konudaki diğer önemli bir isim ise Max Weber’dir. Marx’ın üretim araçları değerlendirmesine katıldığı söylenebilen Weber, iktidar ve saygınlığı da toplumsal tabakalaşma biçimlerini değerlendirmesine dahil etmektedir. Weber’e göre statü grupları, ortak bir yaşam biçimine sahip olmakla beraber bu biçimi korumak için belirli stratejiler geliştirirler; rakiplerini dışlayarak özel bir konum elde etmek ya da saygınlık kazanmak gibi. Bir ölçüde basitleştirerek diyebiliriz ki ‘sınıf’ tabakalaşması, üretim ve mülkiyet ilişkilerine göre, ‘statü’ tabakalaşması ise özel ‘hayat tarzı’nın temsil ettiği üretim biçimlerine göre belirlenir (Weber, 1993, s. 188; akt. Ünal, 2015, s. 149). Dolayısıyla üretim araçlarının mülkiyeti sınıf, yaşam tarzları, elde edilen saygınlık vb. durumlar statüyü belirlemektedir. Mardin (1996, s. 159-161; akt. Kaya, 2016, s. 73-74) ise statüyü şu şekilde tanımlamaktadır:
Ortak bir problem ya da amaç içeren herhangi bir etkileşim sürecinde bazı kapasite beceri ve kaynaklar, diğerlerine kıyasla amaca daha uygundur. Bu tür kapasite, beceri ve kaynaklar sayesinde bazı insanlar diğerlerinden daha fazla nüfuza, denetime ve yetkiye sahip olur. Bu nedenle kalıcı ve ortak hedefleri ya da sorunları olan insanlar arasındaki etkileşim belli bir süre devam ettiğinde bireyler arasında karşılıklı beklentiler hiyerarşik bir düzen kazanır. Bu hiyerarşideki farklılaşmış kuruma statü adı verilir.
Günümüzdeki toplumsal tabakalaşma kuramlarına bakıldığında ise Marx ve Weber’in düşüncelerinden hareketle oluşturulan ve zaman zaman çekişme eğiliminde olan fakat ortak noktalarının yine eşitsizlik olduğu, bu eşitsizliğin kaynak noktalarıyla sebebiyet verdikleri hususların ele alındığı ve de bu eşitsizliklerin iyileştirilmesi/giderilmesi için neler yapılabileceği üzerinde durulduğu ifade edilebilmektedir. Filmde meydana gelen olaylar, kuramsal çerçeveye yerleştirilecek olursa Weber’in kuramı bu notada en uygun olanı gibi gözükmektedir.
1964 yılında George Cukor’un yönetmenliğini üstlendiği, başrollerinde Audrey Hepburn (Eliza Doolittle) ve Rex Harrison (Profesör Henry Higgins) bulunan müzikal bir film olan My Fair Lady (Benim Tatlı Meleğim), aslen George Bernard Shaw tarafından 1912 yılında yazılan “Pygmalion” adı verilen bir tiyatro oyunudur. Shaw, bu eserini meydana getirirken Yunan Mitolojisi’ndeki Pygmalion’dan esinlenmiştir. Pygmalion, Antik Yunan Mitolojisi’nde kimseyle konuşmayan, özellikle kadınlardan hoşlanmayan, kendini mesleğine adayan Kıbrıslı bir heykeltıraştır. Bir gün fil dişinden kadın heykeli yapmaya girişen Pygmalion, kusursuz bir heykel yapar, yaptığı bu heykelin güzelliğinin yanına hiçbir kadının güzelliğinin yaklaşamayacağını düşünür ve ona âşık olur. Âşık olmasına olur fakat âşık olduğu kişi bir heykel olduğu için aşkına karşılık alamaz ve acı çekmeye başlar. Onun acı çektiğini gören Aphrodite ise buna dayanamaz ve heykele can verir. Pygmalion ve Galatea (heykel), bir ömür boyu mutlu mesut yaşam sürerler. Mitolojiden sıkça etkilendiği görülen Shaw, bu eserinde çıkış noktasını kendi yaptığı ya da yarattığı esere âşık olan heykeltıraş olarak belirlemiştir. Bununla beraber dönemin toplumsal olgu ve olaylarını da eserinin içerisine yerleştirerek daha gerçekçi ve toplumsal meseleleri yansıtır bir biçimde seyirciye sunmuştur bu oyunu. Ocak (2018) çalışmasında bu durumu şu şekilde ifade etmektedir: Bernard Shaw oyunlarında metinler arasılık[1] yöntemini kullanan İrlandalı bir oyun yazarıdır. Erkeklerin ve kadınların rollerini o dönemin toplumunun olaylarıyla ilişkilendirerek kendi yaşam deneyimlerini ve hayat görüşünü de dikkate alarak oyunlarında bazı efsanelerden esinlenir. Pygmalion oyununun konusu genel hatlarıyla açıklanacak olursa; Eliza Doolittle, çiçek satarak geçimini sağlayan, ailesi ile bağı olmayan ve eğitim almamış alt sınıfa mensup fakir bir bireydir. Bunun aksine Profesör Henry Higgins, belirli bir statüye sahip, zengin ve üst sınıfa mensup bir ses bilimcidir. Oyunda toplumsal tabakalaşma durumunun hatları gerçekçi bir şekilde çizilmiş olmakla beraber bu durum, çiçekçi kız ve ses bilimci arasında geçen diyaloglar üzerinden aktarılmaktadır. Sınıf farklılıkları ya da özellikleri, oyunun geçtiği dönemde ‘dilin kullanımı’ ile bağdaştırılmaktadır. Morgan (1982, s. 9; akt. Ocak, 2018) bunu şu şekilde ifade etmektedir: Shaw’un kaleme aldığı Pygmalion eserinde de sınıf sisteminde sosyal anlamda alt ve üst tabakadan olma meselelerini incelemekte ve iki uç arasındaki konuşma farklılıklarını “sınıf özellikleri” olarak betimlemektedir. Bunun yanı sıra, günümüzde sınıf ayrımının hala gözlenebilir olduğu İngiltere’de, sınıf ayrılıklarının göstergesi olan bazı unsurlar da mevcudiyetini korumaktadır. Bu sınıfların oluşumunda ya da belirlenmesinde en belirgin olan ise kişilerin icra ettikleri mesleklerdir. Bireylerin konuşma üslupları ve konuşmalarında kullandıkları güncel sosyal, kültürel, bilimsel ve edebi kelimeler, seçtikleri konular, açık ve zaman zaman kibirli konuşma tarzları üst sınıflardan geldiklerini gösterirken, sade, doğal bir dille günlük hayata dair konulardan bahsetmek ise alt sınıflardan olmanın bir göstergesiydi (Aydoğan & Uygur, 2017). Shaw’un Pygmalion’u Viktorya döneminde Londra’da geçmektedir. Bahsi geçen sınıf ayrımcılığında baz alınan noktalardan biri olan dil, oyunda da/filmde de etkisini göstermektedir ki o dönemde de şive, konuşma İngiltere’de sosyal sınıfın belirleyici unsurları arasında bulunmaktaydı. Birçok faktörün rol oynadığı sınıf ya da tabakalar belirli ortak özelliklere de sahip gözükmektedir. Giddens’a (2013, s. 340) göre ise bütün tabakalaşmış toplumsal dizgeler şu özellikleri taşırlar:
- Sıralama, birinin diğeriyle belirlenmesi veya birbirleriyle zorunlu etkileşim içinde olmaksızın, bir ortak özelliği paylaşan insanların toplumsal kategorilerine uygulanır.
- İnsanların yaşam deneyimleri ve olanakları ciddi biçimde onların hangi toplumsal kategoride bulunduklarına bağlıdır.
- Farklı toplumsal kategorilerin sıralaması, zaman içinde yavaşça değişmeye eğilimlidir.
Bu sıralamaya bakıldığında filmde görünen iki kategoriden bahsedebilmek mümkündür. Bunlar, alt ve üst sınıfları oluşturan gruplardır. Filmin başlangıç sahnesinde balodan çıkan üst sınıf ile balonun olduğu yerde, çiçek satıcıları vb. bulunmaktadır. Bu noktada üst sınıf ve alt sınıfın varlığından bahsedebilmek mümkündür. Hatta yine bu sahnede görünüşü, üslubu ile alt sınıfa mensup olduğu görünen Eliza, üst sınıftaki hiçbir insanın dikkatini çekmemektedir. Ses bilimci Henry Higgins ise araştırma yaptığı esnada karşılaştığı Eliza’yı ve orada bulunan alt sınıf mensubu insanları üslupları yüzünden aşağılamaktadır. Bu noktada saygınlığa ve belirli bir iktidara sahip olan Higgins’in, statüsünü ve sınıfını baskın bir şekilde kullandığı görülmektedir ki Weber’in ifade ettiği üzere bu, yaşam tarzlarından ve müteakiben dil kullanım farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Bu durum da daha önce bahsi geçen, sınıf farklılaşmasındaki en önemli etkenin ‘dil’ olduğunu kanıtlar niteliktedir.
Filmin ilerleyen kesitlerinde Shaw’un, alt sınıf ve üst sınıf arasındaki farklılıkları net bir şekilde çizdiği görülmektedir. Bu noktada da kişilerin sahip oldukları statülerinin ortam yaşam tarzlarında mevcut olduğunu eklemek gerekmektedir. Gidilen balolar, at yarışları vb. etkinlikler, onların ortak zevkleri ya da alanları paylaşarak benzeştiklerinin göstergesidir hatta bu argümanı destekleyen bir sahne film içerisinde de mevcuttur.[2]
Konuşmanın dışında yeme, giyinme tarzı ve bulunulan ortamların farklılıkların da altı ısrarla çizilmiş gözükmektedir. İnsanların maddi güçlerine göre şekillenen deneyimleri, onların kategorilere ayrılmasına neden olmakta ve bu da filmde altı çizilen önemli hususlar arasında sayılabilmektedir. Higgins’in, Eliza’nın üslubuna ve hareketlerine vereceği düzenle orta sınıfa geçiş yapabileceğini söylemesi, ‘çiçekçi kız’ için bir umut ışığı yakmaktadır. Sonrasında çiçek satmaktan ziyade çiçek dükkânının sahibi olmak için umutlanan Eliza, Higgins’in kapısını çalar ve ücreti karşılığında ders almak istediğini söyler. Bu noktada, Eliza’nın yapacağı ödemenin Higgins için hiçbir anlam ifade etmediği görülmektedir. Denilebilir ki ekonomik faktörlerin de etkili olduğu statü ve sınıf farklılıklarının, alt sınıftaki insanların üst sınıftakilere yapacağı ödemeyle kapan(a)mayacağı filmde gülünç bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Devamında Eliza’yı altı ay içerisinde gerçek bir düşes olarak sosyeteye ve kraliyete tanıtabilecek kadar iyi eğitim vereceğini dile getiren Higgins ile meslektaşı Pickering, bu konuda iddiaya girerler. Ders vermeye başlayan Higgins, başlarda Eliza’yı sık sık aşağılamakta, onu umursamamakta ve ona kötü davranmaktadır. Fakat Eliza’nın ilerleme kaydetmesiyle ona olan davranışlarında da değişim fark edilmektedir. Bu noktada bizlere, sınıf hareketliliğinin imkânı ve bu hareketlilikle beraber insanların davranışlarında da farklılıklar olabileceği gösterilmektedir. Kısa sürede olumlu yol kat eden Eliza, yavaş yavaş sosyeteye girmeye ve daha önce onu çiçek satarken görüp yüzüne bakmayan insanlar tarafından da fark edilmeye başlamıştır. Filmin ya da oyunun ilerleyen sahnelerinde dikey hareketliliğin gerçekleşip gerçekleşemeyeceğinin yanıtı seyircilere keskin bir biçimde verilmektedir. Verilen yanıtta bir gerçeklik olduğunu bu noktada eklemek gerekmektedir.
Sonuç olarak sorulması gereken soru, Eliza Doolittle’ın dediği bir cümlede yatmaktadır belki de: “Bir hanımefendi ve çiçekçi kız arasındaki fark onun nasıl davrandığı değil ona nasıl davranıldığıdır.” Fark sadece insanlara nasıl davranıldığıyla mı alakalıdır, yoksa onların nelere sahip olduğuyla mı? Eşitsizliğin temelinde yatan ekonomik etkenlerin yanı sıra, insanı insan yapan şeylerden biri de elbette davranışlarıdır. Bir insanın sahip olduğu statü ya da mensup olduğu sınıf ne olursa olsun, insan olarak kalabilmesi için yapması gereken şey eşitsizliği durduramasa bile her insana eşit davranmasıdır.
*Öne çıkan görsel https://brottmusic.com/brott-blog-my-fair-lady-a-cinderella-story/ adresinden alınmıştır.
KAYNAKLAR
Başaran, A. (2017). Sınıf Kavramının Kökeni ve Ekonomik Bir Mukayese. Politik Ekonomik Kuram, 1(1), 214-237.
Diken, B., & Laustsen, C. B. (2010). Filmlerle Sosyoloji (1. b.). İstanbul: Metis Yayınları.
Giddens, A. (2013). Sosyoloji. İstanbul: Kırmızı Yayınları.
Kaya, K. (2016). Küçük Gruplar Sosyolojisi (4. b.). Isparta: Fakülte Yayınevi.
Ocak, E. Ü. (2018). Metinlerarası İlişkilerde Işığında “Pygmalion” Oyunu ve “Özel Bir Kadın” Filmi. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi(60), 245-260.
Ünal, A. Z. (2015). Toplumsal Tabakalaşma ve Toplumsal Hareketlilik. A. Z. Ünal, E. Aksoy, H. Beşirli, İ. Çapçıoğlu, K. Kaya, K. Şahin, . . . Z. Arslantürk içinde, Sosyoloji’ye Giriş (s. 149). Ankara: Grafiker Yayınları.
[1] Türk Dil Kurumu güncel Türkçe sözlüğünün tanımına göre metinler arasılık: Bütüncül bir yapıya kavuşturulması amacıyla bir edebî metnin dokusuna hem edebiyat alanından hem de başka alanlardan metin parçalarının katılmasıdır. Shaw, bu eserinde Yunan Mitolojisi’ne gönderme yaparak metinler arasılık yöntemini icra etmiştir.
[2] Higgins, Eliza’yı üst sınıfın katıldığı at yarışı müsabakalarına, düşes olmadığının sosyete tarafından fark edilip fark edilemeyeceğini anlamak için götürmektedir. Eliza’nın onlardan farklı olmadığı düşüncesinde olan insanlar, Eliza’nın heyecanlanarak yarışan atı desteklerken kullandığı argo kelime, insanların şaşırmasına ve bazılarının bayılmasına sebebiyet vermiştir.