MAX WEBER’İN DİN SOSYOLOJİSİ KİTABI İNCELEMESİ – I

Sosyolojinin kurucu isimlerinden biri olan Max Weber, ortaya koyduğu fikirlerle günümüzde de ilham kaynağı olmaya devam etmektedir. Canlılığını korumasının temelinde, zengin ve özgün çalışmalar ortaya koyması yatmaktadır. Weber, esas olarak kapitalizmin ortaya çıkışını ve meşrulaştırılmasını sağlayan rasyonalizasyon süreçlerini ve bunun kültürel kökenlerini ele almaktadır. Dolayısıyla Weber’i anlamak, “rasyonalizm”i anlamaktan geçmektedir. Edinsel’e (2014, s. 480) göre Weber’de “‘rasyonelleşme’ en genel düzeyiyle ve genellikle verili pratik bir amaç doğrultusunda, düzenli ve sistemli bir duruma doğru değişme; “rasyonelleştirme” ise düzenleme, sistematikleştirme veya sistematik olarak düzenleme anlamlarına gelmektedir.” Bunun yanı sıra Weber, belirli durum ve koşulların, “rasyonel” olma durumunda belirleyici rol oynadığından bahsetmektedir. Başka bir ifade ile Weber, bir bakış açısına göre rasyonel kabul edilenin, başka bir bakış açısına göre irrasyonel olarak kabul edilebileceğini belirtmektedir. Ona göre kültür, kendisinde çeşitli yaşam alanları, akabinde de çeşitli rasyonelleşme biçimlerini barındırmaktadır. Modern kapitalizm ve Batı üzerindeki incelemelere yoğunlaşan Weber, yine modern kapitalizmin Batı’ya özgü oluşu hasebiyle “dış dünyanın organizasyonlarının” da Batı’da, özgün bir biçimde rasyonalizasyona uğradığını düşünmektedir. Bu bağlamda, irrasyonel olarak ele alınan din, sanat, kültür vb. içsel yaşam organizasyonlarının, nasıl organize edildiğine yoğunlaşan Weber’in, sistematik ve tarihi bir din sosyolojisinin kurucusu olarak kabul edilmesi de kaçınılmaz gözükmektedir. Ayrıca din sosyolojisi, Weber tarafından sosyal davranışların ve gruplaşmaların sistematik bir disiplin haline getirilmiştir. “Sosyal davranışın özel bir türü olan ‘dini davranış’, Weber’in davranış tipolojisinde “değer yönelimli rasyonel davranış” kategorisine dâhildir. Buna göre; dini davranış, dini bir değerin elde edilmesine yönelik rasyonel bir eylemdir. Dini davranışın rasyonalitesi bireyin etkinliğini yönlendiren tutarlı hedeflere sahip olmasından kaynaklanmaktadır” (Kobya, 2015). Bilhassa din ve ekonomi arasındaki ilişkiyi incelemelerine konu etmektedir. Weber’in önem atfeden çalışmalarından biri de kuşkusuz “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu”dur. Swingewood’a (2014, s. 161) göre, “Protestan teolojisi ile kapitalizminin ilişkisinin incelenmesi, hem tarihsel sosyoloji kapsamında bir çalışma hem de sistematik sosyolojide, tipik kuruluşların karmaşık ampirik malzemeye uygulanmasıyla ortaya konan metodolojik bir uygulamadır.” Bu çalışmada Weber kısaca, kapitalizmin ruhunun gelişmesinde, dinin rolünü farklı açılardan saptamaya çalışmaktadır. Weber, bu eserinde ilk olarak kapitalizmin temel özelliklerini ortaya koymakta, iktisadi olayları rasyonel bir bakış açısına oturtmakta ve akabinde kapitalizm ile dinin etkileşimini Protestanlık üzerinden ele almaktadır. Esas olarak Weber’in bu eserinde, kapitalist ruhu besleyen olguları tespit etmeye çalıştığı da görülmektedir. Ona göre kapitalizmin ortaya çıkmasındaki temel etken, rasyonelleşmedir. Devamında rasyonel sermaye, rasyonel teknoloji vb. etkenlerin, kapitalizmin oluşmasındaki rolü üzerinde durmaktadır. Batı’nın kapitalist sisteme geçişi, kendine has özelliklere sahip olmakla beraber, Weber’e göre kapitalistleştirmeyi getiren, Protestanlarca empoze edilen değerler bütünüdür. Ayrıca Weber, Protestanlık’ın, kapitalizmi pekiştirme sürecinde, Kalvinizm’in önemli rolünden de bahsetmektedir. “Weber’in kuramının özü, kapitalizmin ruhundaki tutumların dinden devşirildiğidir. Böyle bir görüşün gelişmesinde Hıristiyanlığın genelde kısmi bir rolü oldu, güdülenmenin esas gücü Protestanlık tarafından sağlandı, özellikle Protestanlığın bir çeşidi olan Püritenizm. İlk kapitalistlerin çoğu Püritendiler ve birçoğu Kalvinci görüşleri benimsemişlerdi. Weber, birtakım Kalvinci düsturların kapitalist ruhun doğrudan kaynağı olduklarını öne sürdü” (Giddens, 2013, s. 140). Çünkü Weber dinin, sosyal değişmeye sebep olduğunu düşünmekte ve meşrulaştırma aracı olarak kullanıldığını belirtmektedir. Tatar’a (2012) göre “dinî idrak tarzları kapitalizmin etkisiyle değişmektedir. Değişim sürecinde dinin en önemli etkisi, kapitalist sistemin uygulamaları için serbestlik alanı ve meşruiyet zemini oluşturmasında görülmektedir. Dinin etkilenen boyutu ise dünyevileşme olgusudur.” Din ve kapitalizm arasındaki ilişkilerin ele alınması ile dinin sosyolojik anlamda inceleyen Weber, bu alanda daha detaylı çalışmalara da imza atmış gözükmektedir. Bunun yanı sıra, genel olarak Weber’in, dinin sosyolojik boyutunu; modern kapitalist sistemin ya da kültürün, din ile etkileşimi yönünden irdelediği görülmektedir. “Weber, toplumlardaki insan davranışlarının, bu insanların varoluş konusundaki genel anlayışları çerçevesinde anlaşılabilir olduğunu; dinsel dogmaların ve bunların yorumlarının dünyanın bu görüşünün ayrılmaz parçası olduğunu, bireylerin ve grupların davranışlarını ve özellikle ekonomik davranışlarını anlamak için bunları anlamak gereketiğini kanıtlamak istemiştir. Öte yandan Weber, dinsel anlayışların ekonomik davranışların gerçekten bir belirleyicisi olduğunu ve bu bakımdan toplumların ekonomik değişimlerinin nedenlerinden biri olduğunu göstermek istemiştir” (Aron, 2017, s. 375). Weber’e göre din, sosyalizasyon sürecindeki en etkili kurumlar arasında yer almakta, toplumdaki hareketliliğe göre de esneklik gösterebilmektedir. Bu yüzden olacak ki Weber, büyük ölçüde dünya dinleri üzerinden kapsamlı çalışmalar yapmıştır. Kuşkusuz ki geniş çaplı incelemelerinin toplandığı eserlerden biri de “Din Sosyolojisi” adlı eserdir.

I. Büyü ve Din

İnsanın, sahip olduğu güç, yine insanın hizmetinde kullanılabilir hale getirilebilir ya da bu doğrultuda zorlanabilir niteliktedir. Weber’e göre bunu yapma yeteneğine ya da karizmasına sahip olan biri, tanrıdan daha güçlü bir konuma gelebilmektedir. Söz konusu durum, insan biçiminde tanrı olarak tanımlanabilmektedir. Bu süreçte insanlara ait özellikler ya da davranışlar, tanrılara atfedilerek inanç aracılığıyla istenilen davranışlar elde edilmektedir. İnanç, ibadeti de gerekli kılmakta ve ibadetin, iki karakteristik unsuru bulunmaktadır. Bunlar dua ve kurbandır, kökenleri ise büyüye dayanmaktadır. Weber’e göre “teknik olarak rasyonelleşmiş dua girişimi, her yerde yakarıştan ziyade büyüye çok daha yakın durmaktadır” (2016, s. 116). Büyüsel alanlardan bir diğeri de kurbandır çünkü tanrılar da eylemlerinin devamlılığı için enerji kaynağına (Weber, bu kaynağı soma suyu olarak adlandırmaktadır) ihtiyaç duymaktadırlar. Bunlardan hareketle tanrı ile ilgili düşüncelerin rasyonelleşmeye başladığını, dinin ve dinsel davranışların toplumsal alandaki etkisinin azaldığını ve dinin, ekonomik başarı için kullanılmaya başlandığını ifade etmek mümkündür. Weber, rahiplerin büyücülerden farklılaşması yönüne eğilirken bu durumun, ruhbanlığın doğuşuyla ilintili olduğu üzerinde durmaktadır. Ona göre “‘kült’ ve ‘büyü’ arasındaki ayrım gözetilerek, büyüsel araçlarla şeytanları baskı altına alan büyücülerle ibadet araçsıyla tanrıları etkileyen profesyonel görevliler karşılaştırılabilir fakat Hıristiyanlık dahil birçok dinde ruhban kavramı, böyle bir büyüsel niteliği içerir” (Weber, 2016, s. 119). Weber’e göre ruhban kavramı, tanrıları etkilemek için düzenli bir şekilde, bir araya gelen ve birtakım uygulamalar düzenleyen kişiler için kullanılmaktadır. Ayrıca ruhban kavramı, sosyal örgütlenmede aktif olan kişiler olarak da bilinmektedir. Bunun aksine büyücüler, kendi belirleyiciliklerine sahip olmakla beraber, genelde sosyal bir örgütün üyesi olmamaktadırlar. Rahiplerin, büyücülerden bir farklı yanı da mucize ve vahiy konusundaki bilgileri hasebiyle ve mesleki nitelikleriyle bir karizmaya ya da yeteneğe sahip olmalarıdır. Weber’e (2016, s. 121) “göre uzmanlaşmış bir ruhbanlık olmaksızın bir kült olabilse de bir kült olmaksızın hiçbir ruhban sınıfı olamazdır.” Bunların yanı sıra toplumda özel, önemli bir yere sahip olan büyücüler, birtakım güçler kullanarak büyüsel törenler gerçekleştirir ve bu törenler, insanlar için önem atfeder bir niteliğe sahip olabilmektedir. Buna rağmen Weber, “büyücülerin kültten yoksun olduklarını ve bu yüzden rahiplerden farklılaştıklarını da dile getirmektedir. Hem metafiziksel rasyonelleşmenin hem de dinsel bir ahlakın tam gelişimi, kültle ve ruhların tedavisiyle ilgili pratik problemlerle sürekli biçimde meşgul olan, bağımsız ve profesyonel eğitim almış bir ruhbanlığı gerektirmektedir” (Weber, 2016, s. 121). Büyücünün sürekliliğini sağlamak için karizmasını kullandığı gibi, tanrı da terk edilmemek için gücünü kullanmalı ve göstermelidir. İbadetin yenilenerek devam etmesi, başarı sağlanması ve tanrının konumunun sarsılmaması için gereklidir. Başarısızlık karşısında büyücüler, hayatlarından olmaktayken ruhbanlar, bu başarısızlığı tanrıya atfedebilmekteydiler. Buna rağmen ruhbanların da saygınlık yitirdikleri gözlemlenmekteydi. Bu gibi durumların çıktıları ise tanrıya olan güvenin sarsılması hasebiyle tanrının konumunun değişmesi ve terk edilmesiydi. Sınırsız arzuya sahip olan insanlar üzerinde, insan biçiminde tasavvur edilen tanrı ve şeytanın etkisi, başlarda değişken gözükmüşse de sonradan, bu etkinin de sınırsız olabileceğine inanılmıştır. İnsan biçimli tanrı ve şeytan zorunlu bir biçimde daimidirler. “Bu insan biçimli tanrı ve şeytanlar arasında yapılan tek niteliksel ayrım, insana faydalı ve zararlı olan güçler arasındaki ayrımdır” (Weber, 2016, s. 124). Weber, bu ayrımın yanında ahlaki karakterde tanrıların gelişebileceğini ifade etmektedir. Dolayısıyla kanun koyucu ve kehaneti kontrol eden tanrılar, ahlaki tanrılar arasında yerini alacaktır. İnsan biçimindeki tanrıların ahlakla olan alakası çok azdır fakat insanların, ahlakla ilgisi yok denilecek kadar azdır. Meydana gelen birtakım değişimler de insanların ahlak talebinin artmasına neden olmuştur. Bu gelişmelerden ilki, devletlerin yargı karalarındaki artan gücünün artmasıdır. Bir diğeri ise rasyonalizm bağlamında ortaya çıkan rasyonel kavramların niteliği ve kapsamıdır. Üçüncü etken, insan ilişkilerinin yeniden üretilirken insanların geleneksel kurallara dönmesidir. Sonuncusu da herhangi birine verilen sözün, ekonomik ve sosyal yaşamda önemini arttırmış olmasıdır. “Bu dört gelişmede temel olarak var olan şey, bireylerin yükümlülükler evrenine yönelik ahlaki bağlılıklarının belirli bir insan davranışının ne olacağının tahmin edilmesini mümkün kılan artan önemidir” (Weber, 2016, s. 127). Bunlardan hareketle gelinen noktaya kadar, doğaüstü güçleri etkilemenin, büyüden ve insanların bencil isteklerinin tatmin edilmesinden geçmekte olduğu görülmektedir. Özünde dini ahlak meselesinin, bahsi geçen dört değişimle başlamadığı da bilinmekte ve ifade edilmektedir. Başlarda etkili dinsel bir ahlak sistemi mevcutsa da ruhlara olan inancın baskınlığı, sıra dışı olayların yaşanmasına da neden olmaktadır. Kalıplaşmaya başlayan inançlar ise büyüsel karizmaya sahip kişiler aracılığı ile de tabu haline getirilmektedir. “Tabuların rasyonelleşmesi, sonunda bir normlar sistemine yol açar; belli eylemler buna göre sürekli olarak dini açıdan yaptırımlara maruz çirkin şeyler olarak yorumlanır ve hatta bazen, kötü bir büyünün, suçlu bir kişinin günahı dolayısıyla tüm grubu yakalamasını önlemek için kötülük edenin, ölümünü dahi gerektirir. Böylelikle nihai teminatı tabu olan, ahlaki bir sistem doğar” (Weber, 2016, s. 130). Böylelikle norm haline gelen tabular, totemcilik ve beraber yeme normlarını da ortaya çıkarmıştır. Marshall (2005, s. 762) totemizmi, “insan grupları ya da bireyler ile özel hayvanlar ya da bitkiler arasında, ritüelleşmiş adetleri ve bazı durumlarda onları yemeden sakınmayı gerektiren bir ilişki” şeklinde tanımlamaktadır. Bu tanım, Weber’in ulaştığı sonucu da destekler niteliktedir elbette. Totem ve tabular, dolayısıyla yeme konusundaki hassasiyeti ve sınırlamaları da zorunlu kılmış gözükmektedir. Weber’e göre bu tabu normları, sosyal hayatta da fazlasıyla etkili olmakla beraber ekonomik alanda da etkisini göstermektedir. Nitekim ticaretin ya da sosyal ilişkilerinin önünde bir bariyer niteliği gördüğünü dile getiren Weber, bunun şiddetli bir biçimde hissedildiğinden de bahsetmektedir. “Ruhlara inanç, tanrılara inançta rasyonelleştiğinde, yani ruhların zorlaması bir kült tarafından hizmet edilen tanrılara ibadete imkân sağladığında, ruhla ilgili büyüsel ahlak da bir dönüşüme uğradı” (Weber, 2016, s. 136). Neticede kötü büyü kavramı işlevsellik kazanarak bireylerin başına gelen kötülüklerin, bireyin kurtuluşunu sağlayacağı fikrinin pekişmesinde önemli bir rol üstlenmiş gözükmektedir. İnsanlar eylemlerini, günah ve dindarlık bağlamında iyi ve kötü olarak nitelendirerek ayrıca dinsel ahlak sisteminin oluşmasına katkı sunmaktadır. Bu sistemleşme ve rasyonelleşmenin, en önemli iki taşıyıcısı ise peygamber ve ruhbanlar olmaktadır.

II. Peygamber

Weber’e göre peygamber, kendi yeteneklerine ya da karizmasına dayanarak dinsel bir doktrini ya da bir emri tebliğ ederek görevini ifa eden kişidir. Yeni bir dinsel öğretinin ya da topluluğun meydana gelmesi peygamberler aracılığıyla gerçekleşmesi gerekmemektedir. Nitekim peygamber olmayan bireyler tarafından da oluşturulabilmektedir. Ruhbanı, peygamberden ayıran hususlardan birinin, bu bağlamda “kişisel çağrı” olduğunu ifade etmek gerekmektedir. Konumu itibariyle ruhban, kurtuluş dağıtan olarak nitelendirilmektedir Weber’in çalışmasında. Oysa peygamberin gücü, kendisine dayandırarak kesin vahiyler tebliğ etmesinden kaynaklanmaktadır. Peygamberin beslendiği olgu ise büyü değil, bilakis doktrin ve emirler olmaktadır. Bu noktada peygamberin, bahsi geçen diğer tiplerden farkını vurgulamak gerekmektedir. Bu fark kuşkusuz, ekonomik açıdan kaynaklanmaktadır çünkü peygamber, kullanıldığı anlamda, peygamberliği karşılıksız bir biçimde yerine getirmektedir. Weber’e (2016, s. 141) göre “tipik peygamber fikirleri, ücret karşılığı ya da en azından birtakım açık ve düzenlenmiş formlar içinde değil salt fikir oldukları için yayarlar.” Bunların yanı sıra Weber’in görev olarak üstlendiği hususlardan biri de peygamberlerin, diğer dinsel ya da çeşitli kurtuluş sunuculardan farklılıklarının belirlenmesidir. Peygamberlerin, kanun koyuculardan farkı ele alınacak olursa kanun koyucular, kanunların sistematik bir biçimde yeniden düzenlenmesi görevini üstlenmiş kişiler olarak tanımlanmaktadır Weber’in çalışmasında. Oysa peygamberlikte, kanun koyuculuk akışkan olmakla beraber kanun koyucuların da ilahi bir onay alması gerekmekteydi. “Statü grupları arasındaki çatışmaları çözme ve ilahi onay sağlamak zorunda olduğu sonsuz geçerliliğe sahip yeni bir kutsal hukuk üretme kanun koyucunun (aisymnetes) işleviydi. Bu anlamda peygamberlerin hiçbiri sadece kanun koyucu değildi fakat genellikle peygamberlik için geçerli olan şey bu kategoriye ait değildir” (Weber, 2016, s. 144-145). Bunlarla birlikte peygamberin, ahlak öğretmeni olarak nitelenmesine sebebiyet veren evreler mevcuttur. Öğretmen ve müritleri arasındaki bağ o kadar kuvvetlidir ki bu öğretmen, etrafındaki kişilere danışmanlık yapmakla kalmaz, aynı zamanda devlet işlerinde de tavsiyelerde bulunarak yeni bir ahlak düzeni kurulmasında önemli bir rol üstlenmektedir. Peygamber, daimi olarak bir felsefi ahlakçıdan ya da sosyal reformcudan çok çok daha farklıdır. Her şeyden önce felsefi ahlakçıda ya da sosyal reformcularda, peygamberliğe özgü özellikler (duygusal tebliğden yoksunluk) bulunmamaktadır. Bahsi geçen birçok peygamber dışındaki tiplerin yanı sıra birçok farklı tiplerin mevcudiyetinden de bahsedebilmek mümkündür. Bunlardan birisi de mistagogdur. Mistagog; ayinleri, yani kurtuluş lütuflarını içeren büyüsel eylemleri icra eder (Weber, 2016, s. 150). Mistagogu, sıradan büyücülerden farklı kılan husus ise özel bir cemaat olarak nitelendirilebilecek kurtarıcılardır. Aynı zamanda Weber’e göre mistagoglarda, ahlaki bir doktrinin varlığından söz etmek de pek mümkün görünmemektedir. Ahlaki peygamberler, Weber’in ele aldığı son iki peygamber çeşitlerinden biridir ve tebliğde bulunurken Tanrı’nın beklediği ahlaki yükümlülüğü yerine getirmek zorundadır. Örnek peygamberler ise tebliğ hakkında hiçbir şey söylemese de kurtuluşa erişmek isteyenlere, geçtiği yolu tavsiye etmektedir. Peygamberi vahiy ise anlamlı tutumların bir araya getirildiği ve bütünlük arz eden bir dünya görüşünü kapsamaktadır. Peygamberlere göre her türlü olay, sistematik ve tutarlı bir anlamı içerisinde barındırmaktadır. Dolayısıyla insanlar kurtuluşu, bu anlam içerisinde arayarak eylemlerini bu yöne doğrultmalılardır. Weber’e (2016, s. 155) göre “deneysel gerçeklik ve bu dünya kavramı arasındaki çatışma, dini önermeye dayalı anlamlı bir bütün olarak insanın dünya ile olan dışsal ilişkisinde olduğu kadar, içsel yaşamında da çok güçlü gerilimler üretmektedir.” Meydana gelen gerilimler ise salt peygamberler tarafından çözülememektedir.

https://www.pexels.com/photo/brown-book-page-1112048/ adresinden yararlanılmıştır.

III. Köylülerin, Soyluların ve Burjuvazinin Dini Eğilimleri

Doğaya sıkı bir biçimde bağlı olan köylüler, iç ya da dış güçler tarafından tehdit altında hissettikleri zaman dinin taşıyıcısı haline gelmeye meyillidirler. Köylülerin tehdit altında hissetmesi ya da tehditle karşı karşıya kalmalarının çıktılarından biri ise sosyal reformlardır. Köylüler, rasyonel ahlaki hareketlerin taşıyıcısı olmasa da bu hareketlerin içerisinde yer almış gözükmektedir. Ayrıca peygamberi din, bu konuda hiçbir etkiye sahip değildir. Tehlike altında hisseden köylüler, dine yönelerek reform hareketlerinde etkili bir konuma gelebilmektedir. Savaşçı soylular ve feodal güçler, rasyonel dinsel ahlakın taşıyıcısı olamamaktadırlar. Aynı zamanda bir savaşçının eylemlerinin, ahlaki taleplere çok az yanıt verdiğini ifade edebilmek mümkündür. Günah, kurtuluş vb. kavramlar özellikle yönetici grubun, pek kabul ettiği kavramlar gibi de gözükmemektedir. Bir savaşçının gözünde, herhangi birinin önünde –bu tanrı, peygamber vs. olsa dahi- eğilmek, onur kırıcı sayılmaktadır. Laik eğitimin ilk taşıyıcıları olan soylular, reformist dinsel coşkunluk dönemleri hasebiyle peygamberi ahlak dinini benimsese de bu, kısa süreli bir etki sağlamaktadır. Çünkü dinin rutinleşmesi, soyluların hoşnut/tatmin olmalarını engellemekte ve onların, bu yoldan ayrılmasına sebep olmaktadır. Bürokraside de farklı dini eğilimlerin varlığından bahsedilebilmektedir. Bürokrasinin dine genel yaklaşımı ise dinin, kontrol mekanizması olarak kabul etmekte fakat bir yandan da bütün irrasyonel dinlere, saygı beslemediği Weber tarafından ifade edilen hususlar arasındadır. Bürokraside, bir statü grubuna hitap eden nosyon, onun çıkarları ile paralellik göstermektedir. Dolayısıyla bürokrasinin temelindeki husus, faydacı gelenekler doktrinine dayandırılmaktadır. Bireylerin kişisel inançları, büyüsel güdümlenmesi ne olursa olsun, özünde bunlar, dine yönelik tutumları etkilese de görevliler/kişiler/memurlar, var olan yaygın dini eğilime saygı duymaktadırlar da. Weber’e (2016, s. 194) göre “popüler din, kabul görmüş devlet ritüelleri içinde ifadesini buluncaya kadar, yetkililer, en azından görünüşte kendi statüsüne uygun bir geleneksel yükümlülük olarak onlara saygı göstermeye devam etmektedir.” Birtakım ayrıcalıklara sahip soylular ve bürokraside yer alan kişiler dışında, Weber’in “gerçek orta sınıf” olarak adlandırdığı gruplar, çarpıcı zıtlıkları ortaya koyan gruplar olarak da nitelendirilmektedir. Bu zıtlığın kökenini ise statü farklılıklarına dayandırmak, pek doğru olmayacaktır. Nitekim tarihsel süreç içerisinde de sosyal konumlardan bağımsız bir biçimde, dini eğilimlerin tezatlıklarından bahsedilebilmektedir. Bunun yanı sıra kişiler, modern ekonomik faaliyetleri içerisinde de ne kadar var olursa ahlaki, rasyonel ya da toplumsal açıdan bir dine yönelmesi de güçlü ihtimaller arasında gözükmektedir.

VI. İmtiyazsız Sınıfların Dini

“Yüksek derecede sosyal ve ekonomik imtiyazlarla karakterize edilen sınıflardan uzaklaştığımızda dinse tutumların çeşitliliğinde, bariz bir artışla karşılaşmaktayız” (Weber, 2016, s. 199). Weber’e göre bunun tarih içerisindeki en iyi örneği, küçük burjuvazi ve zanaatkârlar arasındaki büyük tezatlıklardır. Ekonomik unsurların dinin üzerinde belirleyici-biçimleyici bir etkisinin olduğu bilinmekle beraber, zanaatkârlar arasında da tek biçim bir dinsel determinizmin varlığından bahsetmek doğru olmayacaktır. Çünkü zanaatkârlar arasında da çeşitlilikler mevcuttur. Dolayısıyla zanaatkârlar, kurtuluş ve cemaatsel dinlere, rasyonel bir ahlaka yönelmiş gözükmektedir. Bununla birlikte Weber, dinsel ilişkilerin, kentsel ekonomik kalıplarla belirlenmediğini, bilakis nedensel ilişkilerin farklı şekillerde ortaya çıkabileceğini ifade etmektedir. Yanı sıra küçük bir burjuva, zanaatkâr ya da tüccara oranla doğa ile daha az ilişki halindedir. Elbette, bu durum, doğanın irrasyonel gücünün belirleyici rol oynamasındaki farklılıkları da beraberinde getirmektedir ki kentlilerin yaşam biçiminin, ekonomik temelli olması hasebiyle rasyonelliğe daha yakın oldukları da bilinen bir gerçektir. Başka bir ifade ile kent yaşamında, dinin rasyonelleşmesi durumuna daha çok rastlanmaktadır. İmtiyazlı sınıfların aksine köylülerde, var olan büyü ya da dinsel inanç, başka güçler tarafından kaldırılmadığı ya da değiştirilmediği sürece mevcudiyetini korumaktadır.

Ahlaki inanç düzeyinde “çıkar”ın belirginliği, özellikle beklenti içinde olan grupların, dindeki ahlaki ve rasyonel uyuma daha uzak ya da yabancı olduğu görülmektedir. Mesleki farklılaşmaların ilk aşamasında zanaatkârların, büyüsel alanla daha fazla ilgilendiği bilinmekle beraber, elde ettikleri sanat, genetik biçimde kazanılarak büyüsel araçlarla korunması gereken bir yetenek/karizmadır. Bu inancın çıktılarından biri ise karizma taşıyıcılarının, tabularla sıradan insanlardan ayrı tutulması durumudur. Ek olarak zanaatkârların, sanatın büyüsel doğasına olan inancı da değişim/dönüşümler (kentleşme de denilebilir kısaca) sayesinde kırımlar yaşayarak rasyonel bir biçimde dönüşüme uğradığı ifade edilebilir. “Saf büyüsel ya da ritüelist görüşlere bağlılığın, peygamberler ya da reformcular tarafından parçalandığı her yerde, esnaf ve küçük sanatkarlar ve küçük burjuvazi, rasyonalist ahlak ve dinsel hayat görüşüne yönelme eğiliminde olmuştur. Dahası, salt mesleki uzmanlaşmaları onları, belirgin bir tür bütünleşmiş yaşam modelinin taşıyıcıları kılar” (Weber, 2016, s. 203). Ayrıca ekonomik anlamda yetersiz olan gündelik işçiler ve köle sınıfları, bir dinin taşıyıcısı da olamamakta ve herhangi bir dinsel misyon için de verimli gözükmemektedirler. Modern işçi sınıfı/proleteryada rasyonalizm, ekonomik çerçevenin etrafında gelişim göstermektedir. Bu nedenle dinsel bir karaktere sahip olamayan proleter, aynı zamanda kolay kolay bir din de oluşturamamaktadır. Bununla birlikte yarı proleter ve yoksullaşmış küçük burjuvanın dinsel misyonerliklerden kolayca etkilenebileceği de bilinmektedir. Hülasa, denilebilir ki bahsi geçen imtiyazsız sosyal gruplar, özgün bir sınıf dinine sahip olma hususunda da yeterli gözükmemektedirler. Bunun aksine imtiyazlı sınıflar, gerek belirli doyum seviyesine ulaşmış olması hasebiyle gerek mensup oldukları sınıfların özellikleriyle kurtuluş ihtiyacına yabancıdırlar. Önceleri bu durum, tam tersi bir seyirde ilerlemişse de zamanla değişim göstererek yerini, imtiyazsız sınıflara bırakmış gözükmektedir. Weber (2016, s. 207) bu durumu, şu şekilde ifade etmektedir: “Kurtuluş dini, enteletüalizmin kültürüyle özel ya da profesyonel olarak ilgilenmeyen laik gruplara ulaşır ulaşmaz ve enteletüalizmin hem ekonomik hem de sosyal olarak ulaşamadığı imtiyazsız sosyal tabakaya ulaştıktan sonra karakterini değiştirmektedir.” Bunun yanı sıra Weber’e göre mensup olunan sosyal sınıf, ne kadar düşük olur ise kurtarıcıya olan ihtiyaç ve inanç da bir o kadar çok olmaktadır. “İnsan formuna bürünmüş olan tanrısı ya da tanrılaştırılmış kurtarıcısıyla kurtuluş miti, büyü gibi, popüler dinin karakteristik bir kavramıdır ve dolayısıyla çok farklı yerlerde, oldukça kendiliğinden ortaya çıkmış bir şeydir” (Weber, 2016, s. 209-210). Ele alınması gereken önemli bir husus ise imtiyazlarını kaybetmiş sınıflar arasında kadınların dini eşitliği konusudur. İmtiyazsız sınıflarda kadınlara, dini alanlara katılım izni verilmektedir. Katılıma izin verilen dinsel alanlarda çeşitlilik fazla olmakla beraber, her sınıfın katılımında belirli derecelendirmeler olduğu da görülmektedir. İmtiyazsız sınıf ve kadınların çıkarlarına yakın kabul edilen kurtuluş dinleri, ciddi boyutta bir işleve de sahiptir: Ayrımcı işlev. Nitekim Weber, kurtuluş dininin, alt ve üst sınır için ayrımcı işlevi üzerinde de durmaktadır. İmtiyazlı sınıfların aksine imtiyazsız sınıflar, olma iddiasında bulunamadıkları şeyler için öteki dünyada, bir şekilde talepte bulunabilecekleri güdüsü ile yaşamlarında, birtakım durumları kabullenebilmektedirler. Her kurtuluş, bir sıkıntının sonunda erişilecek rahatlığı temsil ettiği için özellikle sosyal ve ekonomik sıkıntıların, kurtuluş dinlerinin etkin kaynağı olduğuna dair bir inanç hâkimdir. Belirli imtiyazlara sahip sınıfların ise kurtuluş fikrini geliştirme girişimleri söz konusu değildir. Çünkü din, kendi yaşam kalıplarını ve çıkarlarını meşrulaştırma görevini üstlenmektedir onlara göre. İmtiyazsız sınıflar için dinden beklentiler, acı çekerek kurtuluşa erişmek iken; imtiyazlı sınıfların beklentisi, meşruiyettir.

V. Teodise, Kurtuluş ve Yeniden Doğuş

Hiçbir ahlaki tanrı, mutlak değişmezliğin sahibi olmak zorunda değildir. Nitekim tanrıya bu niteliği atfeden peygamberlerin ahlaki düşünüş biçimleridir. Denilebilir ki her ahlaki peygamberlik, tanrı fikrinin rasyonelleşmesine dayandırılan nitelemelerle tanrı kavramının tanımlanmasını gerekli kılmıştır. Bunun yanı sıra mutlak iyi olan tanrı kavramının, kötülükle bağdaştırılmasına yönelik birtakım girişimler meydana gelmiş ve bu girişim, teodise olarak adlandırılmıştır. Kötülüklerin varlığına karşın, tanrının adaletinin savunulmasıdır teodise. Weber’e göre teodise problemleri, çeşitli yöntemlerle çözüme ulaştırılmaya çalışılmıştır. “Bu çözümler, hem tanrı kavramının aldığı formlar hem de belirli sosyal gruplarda kristalleşen günah ve kurtuluş kavramları ile çok yakın ilişki halindedir” (Weber, 2016, s. 254-255). Bu çözümlerden biri Mesihçi eskatolojiler aracılığıyla gerçekleştirilendir. Eskatolojiler, dünya üzerinde gerçekleşecek bir devrimle adil dengelenmenini sağlanacağını güvence altına alan süreç, siyasal ve sosyal bir dönüşüm halini de tanımlamaktadır. Bu çözüme göre hak edenler, hak ettikleri adalete, ortaya çıkacak olan bir kahraman ya da tanrı tarafından kavuşturulacaktır. Bu noktada, acı çekmenin sonucunda kavuşulacak bir refahtan söz edilebilmektedir. Adaletin somut bir şekilde sağlanacağı düşücesinin, rasyonel bir ahlak öğretisinde, “günah” kavramının kazandırılmasına katkıda bulunduğunu ifade edebilmek de mümkündür. Beraberinde, ortaya konan diğer kavramlardan da bahsetmek gerekmektedir. Cennet, cehennem ve ölülerin yargılanması kavramları, neredeyse tüm dinlerde önemli bir konum elde etmektedir. İnsanların eylemlerinin iyileştirilmesine yönelik geliştirdiği ileri sürülen öteki dünya fikri, ahlaki davranışta bir etkiye sahip gözükmemektedir. Ortaya konulan cennet, cehennem vb. dinsel pratik inançlar, tanrı tasarımını zorunlu kılmaktadır. Çünkü insanların anlama ihtiyaçları vardır. “Dolayısıyla tanrıyı kulları üzerinde sınırsız hâkimiyete sahip olarak görme eğilimine paralel olarak, dünyevi süreç içinde her an ve her yerde, tanrının takdirini ve bir kimsenin bu süreçteki konumunu anlama ve yorumlama eğilimi bulunmaktadır” (Weber, 2016, s. 260). İlahi takdire inanç ise bu hususta, büyüsel sezginin tutarlı bir şekilde rasyonelleştirilmesi olarak ele alınmaktadır. “Kader” dışında, dünyanın kusurlarından ileri gelen problemleri kavramsallaştırma çabası içinde olan, iki dinsel bakış açısından bahsedebilmek mümkündür. Ahlaki bir yönelime sahip dinlerde varlığından bahsedilebilecek düalist düşünce; iyilik-kötülük, melek-şeytan, cennet-cehennem gibi, ahlaki değerler çerçevesindeki ikilik olarak tanımlanmaktadır. Ruhların göçüne olan inanç ise genel olarak ölümden sonra ruhun, yeni bir bedende yaşamaya başlaması olarak tanımlanmaktadır. Bu inançlar, hiçbir eylemin boşa gitmeyeceği fikrinde de işlevsel bir görev üstlenmektedir. Bütün eylemler, sonlu olması nedeniyle insanların mücadelesinden kaynaklanmaktadır. Yaşama duyulan arzunun da bir ürünü olarak kabul edilen eylemler, bireyselleşmenin temeli olarak değerlendirilmekte, bu durum da yeniden doğuşa olan inancın kuvvetlenmesine sebebiyet vermektedir. Bireylerin göz önünde bulundurdukları husus, günah değildir böylelikle. Önemli olan, sonsuz yaşam döngüsünden kurtulmaktır. Son olarak kurtuluş dinleri, birbirlerinin etkileşimi, çeşitli ahlaki ve entelektüel ihtiyaçları yerine getirme ekseininde gerçekleşmiş ve etkileşim sonucu bir araya gelmiş gözükmektedirler. Kurtuluşun iki biçiminden bahseden Weber’e (2016, s. 267) göre “uhrevi kurtuluşun belirgin içeriği temelde, dünyevi yaşamın fiziksel, psikolojik ve sosyal acılarından kurtuluşu ifade edebilir. Öte yandan böyle bir yaşamın, anlamsız tekdüzeliği ve faniliğinden kurtuluşla daha fazla ilgili olabilir.” Sonuç olarak kurtuluş, insanlar için bir umut ibaresi olabilmektedir. Kutsama ile kurtuluş umudunu eş anlamlı olarak niteleyen Weber’e göre ruhani bir dönüşümün ortaya çıkması durumu da söz konusudur.

VI. Dini Etik ve Dünya: Ekonomi

Sistemleştirilmiş bir kurtuluş dini, dünyayla gerilimin artmasına sebep vererek yasacı bir forma bürünür. Bu form ise onu, daha az tutarlı kılmakla kalmayarak prensip meselesi olma noktasında da zayıflamasına neden olur. Dolayısıyla kurtuluş biçimleri, aynılığa indirgenerek büyüsel ahlaktaki etkilere benzer etkileri meydana getirir. Ayrıca gelenekler, uyarı ya da emir statüsüne ulaştıklarında kutsiyet kazanırlar. Aynı zamanda tanrı, uyarı ya da emir vahyetmedikçe, var olan düzen, sonsuza kadar geçerli kabul edilmektedir. “Din, yasal kurumlar ve sosyal adetler alanının tümü üzerinde, tıpkı sembolizmin bir kültürün, belirli temel unsurlarını ve büyüsel tabuların buyruğunun, insanlar ve eşyalar ile somut ilişkisi türlerini kalıplaştırdığı biçimde kalıplaştırıcı bir etkide bulunur” (Weber, 2016, s. 337-338). Bunların yanı sıra kalıplaşmış büyüsel/ritüel normlar, ahlaki ilhamlar tarafından ekarte edildiğinde, özellikle ekonomik anlamda birtakım değişiklikleri beraberinde getirmektedir. Din, ekonomi ve sosyal düzen üzerinde yegane belirleyiciliğe sahip bir unsur olmamaktadır. Elbette, ekonomik faktörler ya da bizatihi ekonomi, çkarlar doğrultusunda kutsal emirlerin, yeniden okunmasına da sebebiyet vermektedir. Yanı sıra dinsel gereklilikler, içsel inanca dayalı bir ahlak doğrultusunda gelişen bir sistemi de gerekli kılar. Bu sistem, dinsel kurtuluş inancının benimsenerek anlamlı hedefler ve ilişkiler kurulmasını sağlayarak bireysel normların yaygınlaşmasının önüne geçer. Fakat bu durum, dinsel çatışmaları azaltmaz, aksine artmasına olanak sağlar. Ayrıca dinsel ihtiyaçlar ne kadar çok olur ise dünya da bir o kadar problem çıkartır. Hülasa dinsel ahlak, bireylere ya da kurumlara, farklı yollardan ulaşarak bir gerilim de üretmektedir. Gerilimler sonucu oluşturulacak dinsel ahlaklar da stereotipleştirici karakterlerinden de yoksun olacaklardır. Ayrıca dinsel ahlak, genel yaşam edimlerinin sınırlarını da belirlediği kabul edilmektedir ki bu erdemler, aile içi ilişkileri, güvenilirliği, doğruluğu vb. yaşam ve mülke saygıyı da kapsamaktadır. Elbette, bu erdemler, farklı dinlerde farklılık gösterir niteliktedir. Ekonomik farklılaşma, beraberinde birtakım yardımlaşma geleneklerini de getirir. Bunlardan en bilinenleri sadaka verme, hayır işi ve zayıfların korunmasıdır. Dinsel ahlakın gerekli kıldığı erdemler şeklinde yansıtılan bu gelenekler, evrensel ve dinlerin temel parçası olarak kabul edilmektedir. Bu eylemlerin temelinde ise aslen sadaka verenin, öteki dünyada tanrı tarafından fazlasıyla ödüllendireceği düşüncesi yer almaktadır. Ki bu eylemlerin tümü, “hayırseverlik” olarak bilinen durumu oluşturmaktadır. Bununla birlikte toplumsal ve ekonomik anlamda meydana gelen dönüşümler, tefecilerin ortaya çıkmasında etken konumdadır. Weber’e (2016, s. 346) göre “tefeciliğin reddi ekonomik alanda, pratik bakımdan yaşamı düzenleme iddiasında olan tüm ahlaki sistemlerde, bu merkezi ruh halinin ortaya çıktığı görülmektedir.” Bu durum da tefecilerin ortaya çıkmasında bir diğer etken olarak ifade edilebilmektedir. Dinin, ekonomi çerçevesinde rasyonelleşmesi “kardeşçe sevgi” ile çıkarların çatışmasına da sebebiyet vermiştir.

Kaynakça

Aron, R. (2017). Sosyolojik Düşüncenin Evreleri. (K. Alemdar, Çev.) İstanbul: Kırmızı Yayıncılık.

Edinsel, K. (2014). Sosyolojik Düşünce ve Çözümleme. İstanbul: Kabalcı Yayınları.

Giddens, A. (2013). Sosyoloji. İstanbul: Kırmızı Yayınları.

Kobya, M. (2015). Din Sosyolojisinde Dini Davranış Kuramları. dergİabant (AİBÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi), 3(5), 50-63.

Marshall, G. (2005). Sosyoloji Sözlüğü (2. b.). (O. Akınhay, & D. Kömürcü, Çev.) Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları.

Swingewood, A. (2014). Sosyolojik Düşüncenin Kısa Tarihi (4. b.). (O. Akınhay, Çev.) İstanbul: Agora Kitaplığı Yayınları.

Tatar, H. C. (2012). Din ve Kapitalizm. Journal of Economy Culture and Society. 45, s. 149-168. İstanbul: İstanbul Üniversitesi.

Weber, M. (2016). Din Sosyolojisi. (E. Fischoff, Dü., & L. Boyacı, Çev.) İstanbul: Yarın Yayınları.

Bir Cevap Yazın