POZİTİF EKOLDEN SOSYOLOJİK TEORİYE SUÇ ALGISI

Her toplumda var olan suç olgusu, tarihsel süreçlerin hepsinde bulunmakla beraber özellikle günümüzde artış göstermektedir. Dolayısıyla suçun nedenleri, daima merak uyandırmış ve suçun önlenmesi için bilimsel anlamda bir dizi öneriler ve teoriler geliştirilmiştir ve geliştirilmektedir. Suç olgusunu açıklamaya yönelik biyolojik temelli yaklaşımlar, suçu anlamaya ve açıklamaya yönelik ilk girişimler olarak yorumlanabilir. 18. yüzyıldan itibaren bilimsel alanda popülarite kazanan pozitivist yaklaşımla birlikte suç olgusunu açıklamaya çalışan görüşler de gözlemlenebilir en somut birim olan bireyi ön plana çıkarmaya başlamıştır (Gökulu, 2019).

https://www.123rf.com/photo_69915168_business-motivation-and-finance-concept-vernier-caliper-with-word-safety-vs-danger-over-wooden-floor.html sitesinden yararlanılmıştır.

Klasik ve neo-klasik ekol ile başlayan, ilk dönem suç araştırmaları olarak bu ekoller, bireyin suçlu olmasını genellikle biyolojik etkenlere dayandırmıştır. Pozitivizmin yayılması ve pozitivist bilimin gelişmesi, suç araştırmalarında da dönüm noktasını oluşturmaktadır. Önceki ekollerin aksine pozitif ekol, suçlu davranışın biyolojik, psikolojik ve sosyal faktörlere bağlı olduğunu ortaya koymuştur. Biyolojik ekole göre bireylerin davranışları, bireylerin kontrolleri dışında ve ölçülebilecek güçler tarafından da belirlenebilmektedir. Bu ekolün kurucusu olarak bilinen Cesare Lombroso, öğrencileri Enrico Ferri ve Rafaelle Garafola ile birlikte ilk kriminoloji okulunu kurmuştur. İnsan davranışlarında belirleyiciliği olan biyolojik etkenler, Garafalo ile Lombroso’nun çalışmalarında ele alınan en önemli etkendir. Suçlu doğma teorisini geliştiren Lombroso, suçluları, suçsuzlardan fiziki özellikleriyle ayırmaktadır. Aynı zamanda, ona göre suç davranışı genlerle aktarılır bir özelliğe sahiptir. Bununla beraber basın-yayın yolu ya da alkolizm gibi faktörlerin taklit edilmesi yoluyla da suç davranışı edinilebilir. Lombroso, akıl hastası, zalim ve suçlu olanlar arasında bazı benzerlikler bulduğunu ifade etmiş, epileptik ve suçlu davranış arasında benzerlikler bulmuştur (İçli, 2019 , s. 72).  Tüm bunları biyolojik yapı ve genler dışında, bireylerin çevreleri ya da daha farklı yollarla geliştirebilecekleri suç davranışıyla açıklamaktadır. Dolayısıyla pozitif ekolle beraber suç çalışmalarına, psikolojik ve sosyal faktörlerin varlığı da dâhil edilmiştir. Suçun, temelde toplum tarafından üretildiğini dile getiren Ferri’ye göre suçlular, moral olarak bu davranışlarından sorumlu tutulamazlar. Neticede kişiler suç işlemeyi istemese de sahip olduğu yaşam koşulları tarafından suça itilmektedir. Özetle pozitif ekol, biyolojik açıklamaların yanında bireysel, psikolojik ve sosyal faktörlere de suç davranışının temelinde yer vermektedir.

Pozitif ekolden sonra kartografik ekol gelmektedir. Bu ekole göre ise coğrafi etmenler de suç davranışında belirleyici bir role sahiptir. A. M. Guerry (1802-1866), suç istatistiklerinin yoksulluk, yaş, cinsiyet, ırk ve iklim ilişkilerini incelemiş ve bireysel olarak suçlular değil, toplum suçlu davranıştan sorumludur sonucuna varmıştır (İçli, 2019,  s. 76).

19. ve 20. yüzyılın başlarında, araştırmacılar her ne kadar insanın zihninden çok biyolojik özellikleriyle ilgilenmiş olsalar bile psikolojik açıklamalar da bir yandan geliştirilmeye devam etmekteydi. Psikojenik teoriler, sapmış davranışları duygusal yönden rahatsızlık ya da psikopatik olarak tanımlamaktadır. Nitekim bu alandaki ilk teorisyenler de suçlu davranış sergileyen bireylerin, şeytani bir ruh tarafından ele geçirildiğini dile getirerek suçluları, “zihinsel olarak kusurlu” şeklinde nitelemekteydi. İlk psikonojik teorilere ait çalışmalar, James C. Richard’a aittir. Ona göre zihinsel bozukluktan kaynaklı ahlaki delilik, diğer deliliklerden ayırt edilebilecek bir bozukluktur. Delilik kavramı üzerine çalışan bir başka araştırmacı ise Henry Maudsley’dir. Ona göre sıkı sıkıya bağlı delilik ve suçluluk kavramları vardır, dolayısıyla kişiler suç işlemezlerse çıldırır niteliktedir. Bu dönemde bazı psikologlar, çocukluk-kişilik deneyimi üzerinden suçluluğu ele almaktadırlar. Freud bu bağlamda insan zihninin, üç ayrı işlevi yerine getirdiğini iddia eder. Bunlar bilinç, bilinç dışı ve bilinçsiz olarak sınıflandırılmaktadır Freud tarafından. Bilinç, insanların kendi hakkında bilgi sahibi olduğu yönlerinden oluşmaktayken bilinç dışı, zihnin, farkında olunmayan ama zamanla yerine getirilebilen yönünü oluşturmaktadır. Bilinçsiz zihin kısmı ise cinsel dürtüler gibi bireylerin sürekli bastırdığı duyguların içerildiği kısımdır. Bu bağlamda kişiliğin de üç parçalı yapısından bahseder: İd, ego ve süperego. Zevkleri takip edip başkalarını umursamayan parça iddir. Ego ise toplumsal gerekliliklerin, kültürün ya da normların bilincinde olarak insanların sınırlandırılmasını ve idin isteklerine karşı çıkılmasını sağlayan parçadır. Süperego ise kişinin ahlaki yönünü oluşturan parçadır. Freud’a göre bu, toplumun bir kontrol aracı niteliğindedir.

Freud sonrası psikanalitik görüşte, çocukluk deneyimleri ve bilince sıkça yer veren üç isimden bahsedebilmek mümkündür: Carl Jung, Alfred Adler ve Eric Ericson. Akabinde de psikanaliz ile suçlu davranışlarının ele alınması süreci başlamaktadır. Kimlik krizleri, nevroz ve psikozdan sıkça bahsedilen bu dönemde suç, anti-sosyal aktivitelerin bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kriminoloji biliminde suçun teoriler üzerinden ele alınışında, tekrar biyolojik temelli teorilerin ele alındığını görmekteyiz. Lombroso’dan sonra bu alanda birtakım gelişmeler yaşanmış ve vücut özelliklerinin davranışların göstergesi olduğu varsayımına dayanarak suçlu insan profilleri ve karakterleri belirlenmeye çalışılmıştır. Biyolojik teorilerin en önemli üç ismi Lombroso, Gorin ve Hooton’dır. Gorin, araştırma sonuçları sonrasında, suçlu davranışın zekâ ile alakalı ve zekânın da kalıtsal bir durum olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu yüzden düşük zekâ, epilepsi vb. özelliklere sahip bireylerin üremelerinin de kontrol edilmesi gerekmektedir. Bu tip teoriler, yani yapısal veya fiziksel tip teoriler, fonksiyonunun yapısı tarafından belirlendiği sayıltısına dayanırlar. Bu görüş suça uygulanırsa bu durumda davranış, vücut tipi tarafından belirlenmektedir. Bu vücut tipi olabilir, endokrin sistemi olabilir veya diğer tip fiziksel veya zihinsel karakteristik şeklinde ifade edilebilir (Reid, 1982, s. 99; akt. İçli, 2019, s. 84). 

Süreç içerisinde kromozom üzerine yoğunlaşan çalışmalar da vardır fakat bazı ortak noktalar belirlenmiş gibi gözükse de metodolojik açıdan sorunlar yaşanması hasebiyle tartışılan konular arasında yerini almıştır. Bununla beraber beynin kötü fonksiyon görmesi ile suç davranışının ele alındığı bilinmektedir. Bir diğer ekol ise psikobiyolojik ekoldür. Bu ekole göre beyin hücrelerinde; sinir sistemi gibi faktörler, zihinsel süreç ve davranış üzerindeki etkiler önem arz etmektedir. Araştırmalar sonucunda da psikobiyolojik ekol teorisyenleri, kriminoloji alanına psikopatoloji, IQ zıtlığı, doğa ve beslenme teorisi gibi yeni kavramlar ve bakış açıları kazandırmışlardır. Kalıtım ekolü ise psikologların yeni teknikler denemesi yoluyla ortaya koydukları bir ekoldür. Birkaç kuşak boyunca, çok sayıda suçlu mensubu bulunan farklı aileleri inceleyen bu ekolün çalışmalarından en bilinenleri, Kallikaks ve Juks aileleri üzerine yapılan çalışmalardır.  Richard L. Dudgale’ın 1877’de yazdığı “The Juks” kitabında, aile içi evliliklerin sık yaşandığı Amerikalı bir aile ele alınmaktadır. Bu ailede hırsızlık, fahişelik gibi davranışların nesilden nesile aktarıldığı bilinmekle beraber, izole yaşayan bir kuşak olduğu da ifade edilmektedir kitapta. Dudgale, bu bağlamda kalıtsal özelliklerin yanı sıra çevrenin, suç davranışlarında belirleyiciliği üzerinde de durmaktadır. “The Kallikaks Family”  araştırması ise 1914 yılında Henry Goddard tarafından yapılmış popüler bir çalışmadır. Bir subayın, barda çalışan bir kadınla evlenmesi neticesinde dünyaya gelen çocuğun ve devamında gelen nesilin, zihin özürlüğü olduğunu dile getiren Goddard, aptallığın kalıtımsal ve ayrıca sapma davranışının yoksullukla ilintili olduğu sonucuna ulaşmıştır. Bu sıralarda ortaya atılan determinizm ile kimi araştırmacıların daha tutucu olduğu da bilinmektedir. Eugenics düşüncesi olarak ortaya çıkan bu görüş, suçlu doğmuş bireyden bahsederek çevrenin etkisini hiçe saymış gözükmektedir. Yine aynı dönemde ikizler üzerinde yapılan araştırmalar, bu bakışı çürütmektedir. Siegel (1989, s. 132; akt. İçli, 2019, s. 94) bunu şu şekilde ifade etmektedir: Eğer kalıtımsal özellikler suçlu davranışa neden oluyorsa o zaman, ikizlerin de aynı tür antisosyal davranışları göstermeleri beklenir. Buna karşın ikizler, genelde aynı şekilde büyütülüp, aynı evi, aynı koşulları paylaştıkları için davranışlarının biyolojik, sosyolojik ya da psikolojik koşulların sonucu olduğunu belirlemek zordur. Daha sonraki araştırmalar, zihinsel yetersizliğin ve kalıtımın, tek neden olarak sunulamayacağını ortaya koymaktadır. Nitekim kalıtım ekolü, günümüzde başvurulan teoriler arasında yerini alamamaktadır.

Elbette, ilk çalışmalar biyolojik faktörlere bağlı açıklamalarla sürdürülmüş olsa da 20. yüzyılda biyolojik açıklamalar önemini yitirmiş ve 20. yüzyılın başlarında, bazı bilim insanları tarafından suçlu davranışın sosyal faktörlerinin de olabileceği düşüncesiyle suçlu davranışın sosyolojik yönleri incelenmeye başlamıştır. Sosyologlara göre bireysel edimler, öğrenilir ve mensup olunan çevrelerce şekillendirilebilir niteliktedir. Suç, diğer herhangi bir davranış gibi olduğundan sadece suçun nedenleri veya özelliklerine yoğunlaşan hiçbir teori, suçu başarılı bir şekilde açıklayamaz. Suç bir tanımdır, bir davranış türü değildir. Suç etiketi, bir davranışla ilgilidir (İçli, 2019 , s. 95). Bazı kriminologlar, suç konusunu her ne kadar üç kategoride (fikir birliği, etkileşimci ve çatışmacı yaklaşımlar) toplamış gözükse de sosyolojik teorilerin tümü, sosyal yapı ve sosyal yapının oluşturduğu kurumlar üzerinden suç davranışını açıklamaya odaklanmıştır. Öncelikle kriminologların fikir birliği bakış açısı, suçların mevcut yasalarla yasaklanması ve kontrol altına alınmasını kapsamaktadır. Etkileşimci bakış açısı ise suçu ortaya çıkaran unsurun, yine mevcut yasalar olduğunu ve bu yasaların da kimilerinin çıkarına oluşturulduğunu kabul etmektedir. Bir diğer bakış açısı ise çatışmacı bakış açısıdır ve bu bakış açısına göre yasalar, üst sınıfın çıkarlarına hizmet eder nitelikte oluşturulmaktadır.

https://yucelbinici.com/tag/anomik/ sitesinden yararlanılmıştır.

Sosyolojik çalışmalar ile beraber suçun, sistematik bir şekilde ele alınmasının, çocuk ve yetişkin suçluluğundaki nedenlerin araştırılması ile başladığı ifade edilmektedir. Sosyolojik bakış açısı, suçlu davranışı sosyal yapı ile bağdaştırmış, normlar, organizasyonlar ya da değişimler, sosyal süreçlerin, suçlu davranış geliştirmesindeki rollerinden bahsetmişlerdir. Dolayısıyla sosyolojiye göre suç, sosyal ortamın bir çıktısı niteliğini de taşımaktadır. İçli’ye (2019, s. 96) göre sosyolojik referans çerçevesinde, hasta olan toplumdur. Suç konusunda ortaya konulan sosyolojik teoriler, çeşitli şekillerde sınıflandırılmakla beraber en bilineni, üç kategoride toplanmış şeklidir:

1. Sosyal Yapı Teorileri

  • Fonksiyonalist Teoriler
  • Alt Kültürel Teoriler
  • Sosyal Ekoloji Teorileri
  • Gerilim Teorileri

2.Sosyal Süreç Teorileri

  • Sosyal Öğrenme ve Davranış Teorileri
  • Kontrol Teorileri
  • Etiketleme Teorisi

3. Çatışma Teorileri,

  • Marxist Kriminoloji

Suça yaklaşımda, yapı ve süreç perspektiflerini kullanan çağdaş sosyologlar, suçun sosyal sisteme ne derece ve ne yönden bağlı olduğunu incelemektedir. Aynı zamanda yapı ve durumların değişimi söz konusu olduğunda suç oranlarının nasıl bir seyir aldığını da ele almaktadırlar.

Sosyal yapı teorileri, değişen toplumsal yapının, bireylerin davranışlarındaki etkisi üzerine geliştirilmektedir. Söz konusu değişimler ya da dönüşümler, aile yapısının değişmesine neden olmaktayken ilişkilerin bozulmasında da etkin rol oynamaktadır. Dolayısıyla sosyal fenomenler, suç davranışında da önemli konumda yerini almaktadır. Sosyal yapı teorilerinin alt kategorilerinden biri şüphesiz fonksiyonalist teorilerdir. Émile Durkheim’in fikirlerinden etkilenen bu teorisyenlere göre suçun, nasıl ortaya çıktığını ve onun toplumun fonksiyon görmesi ile nasıl ilişkili olduğu konusundaki sorular, Durkheim’in çalışmalarıyla cevaplanmaya başlamıştır (İçli, 2019, s. 98). Durkheim’in suçu normal kabul etmesi ve sosyal davranışın bir gerekliliği görmesi, bu teorinin şekillendirilmesinde etkili olmuştur. Dolayısıyla insanların kötü davranışlarında grup, organizasyon ve toplum içerisindeki farklılıklar etkili olmaktadır. Ayrıca bu ekol araştırmacılarına göre suç, aynı zamanda mevcut normların bir çıktısıdır da. Yine bu ekole göre suç, fonksiyoneldir, topluma yararlıdır çünkü sosyal değişmenin gerçekleştiğinin göstergesidir. Diğer bir ifade ile suç, toplumda farklılıkların var olduğuna işaret etmekte ve bu farklılıkların, yaratıcılığı tetikleyerek işlevsel bir görev üstlendiği bu ekol tarafından savunulmaktadır. Dolayısıyla suç, bu ekole göre toplumun bir ürünü olmakla beraber faydalı bir davranış olarak da kabul edilmektedir. Toplumsal yaratıcılığa, değişimlerin var oluşuna ve toplumsal birlikteliğe katkıda bulunmaktadır. Toplumsal iş birliği üzerinden anomiye ulaşan Durkheim, toplumsal iş bölümünün zayıflamasının, suça teşvik edici bir unsur olduğunu da sıkça dile getirmektedir. Mekanik dayanışma içerisinde olan toplumlarda suçun cezası, toplum tarafından belirlenirken; organik dayanışma içerisindeki toplumlarda bu, adalet sistemiyle gerçekleştirilmektedir. Kısacası suça verilen cezalar da zamanla toplumsal bağlara bağlı olarak değişim göstermektedir. Bu noktada Durkheim’in kriminoloji bilimine getirdiği en özgün katkı, anomi olgusudur. Durkheim, üç tür sapmıştan bahsetmektedir. Bunlardan ilki, biyolojik sapmıştır. Buna göre, bireysel bilinç, kalıtım ve durumsal faktörler nedeniyle değişim gösterir ve bu, işleyebilir kolektif bilinç ile birlikte sapmış faaliyetleri artırır (İçli, 2019, s. 100). Bir diğeri, fonksiyonel sapmıştır ve buna göre topluma tepki gösteren, patolojik kişiler bu grubun içerisinde yer almaktadır. Sonuncusu ise eğrilmiş sapmıştır. Bu tür sapmış hasta bir toplumda uygun şekilde sosyalize edilememiş kişidir. İki temele dayandırılmaktadır: Anomi ve egoizm (İçli, 2019, s. 101).

Gerilim teorileri, sosyal yapı teorilerinin bir diğer alt kategorisidir. Biyolojik, psikiyatrik yaklaşımlara karşı çıkan Merton’ın ortaya koyduğu araştırmalarla geliştirilen gerilim teorisinin, bu yaklaşıma en önemli katkısı, orta ölçekli teori ile fonksiyonel analizi açıklığa kavuşturmuş olmasıdır. Merton’ın temel aldığı husus, sapmış davranışın, farklı sosyal yapılarda neden farklılaştığı/değiştiği ve farklı sosyal yapılarda, bu davranışların hangi biçimlerde ortaya çıktığı sorularıdır. Bu bağlamda ortaya koyduğu tezi ise sosyal yapıların, kişiler üzerinde uyumlu ya da uyumsuz davranış edinme sürecinde uyguladığı baskı neticesinde davranışlarını şekillendirdiğidir. Sapma teorisini geliştirirken Merton, fonksiyonel analizin tipik faktörü olan kültürel amaçlar ve kurumlaşmış normları kullanmıştır (İçli, 2019, s. 102). Bu noktada Merton’ın, Durkheim gibi anomi kavramına başvurduğu görülmektedir. Anominin genel olarak kültürün ve meşru yolların, belirlenen hedeflerin ve biçilen davranış kalıplarının uyumsuzluğu neticesinde ortaya çıktığını savunmaktadır Merton. Hedefler ile meşru yollar arasındaki uyuşmazlık neticesinde meydana gelen gerilim, ayrışmalara da neden olmaktadır. Bu ayrımlar nedeniyle insanlar uyum sağlamaya çalışmaktadır. Merton, beş uyum tipini şema üzerinde göstermektedir (İçli, 2019, s. 103):

Uyum Modelleri     Kültürel Amaçlar                 Kurumlaşmış Yollar
Uyumluluk (Conformity)++
Yenilikçilik (Innovation)+
Şekilcilik (Ritualism)+
Geri Çekilme (Retreatism)
İsyan (Rebellion)±±

Kişilerin, toplum tarafından belirlenen hedefleri ve meşru yolları benimsemesi ile uyum meydana gelmektedir. Yenilikçilik ise bireylerin kültürel hedefleri benimseyip toplumun meşru kıldığı yolları reddetmesiyle meydana gelmektedir. Şekilcilik, kurumlaşmış yolların kabul edilirken kültürün reddedilmesiyle gerçekleşmektedir. Geri çekilme, bireylerin ne kültürü ne de kurumsallaşmış yolları kabul etmesidir. Bireyler, normları vs. tanımaz dolayısıyla da toplumdan soyutlanırlar. Son olarak isyan ise hem kültürel amaçların hem de kurumlaşmış yolların reddedilmesi anlamına gelmektedir. İsyanın, geri çekilmeden farkı ise bireylerin mevcut hedefleri ve yolları değiştirme çabalarının bulunmasıdır. Kısaca Merton, toplumsal yapılar üzerinden suçu, kabul ve reddetme davranışlarıyla ele almaktadır. Bunların dışında sapmış davranışları da modellemiştir.

Bir sonraki fonksiyonalist teori ise alt kültür teorileridir ve bu teoriler, toplumda belli grupların, alt kültürlerin suçu onayladığını ya da benzeri durumlar söz konusu olduğunu ileri sürmektedirler. Bu alanda bilinen isimlerden biri, Albert Cohen’dir. Çocuklar üzerinden yaptığı araştırma sonucunda mensup olunan sınıf ve iletişim becerilerinin de paralellik gösterdiğini dile getirmektedir. Her ne kadar orta sınıfa mensup bir çocuk ile üst sınıfa mensup çocuklar, iyi anlaşıyor gibi gözükseler de ilerleyen süreçlerde statü, hayal kırıklığı olarak karşılarına çıkıp gerilime sebebiyet verecek bir unsur haline gelecektir.

Fonksiyonalist teorinin son alt kategorisi de sosyal ekoloji teorileridir. Sosyal ekoloji teorilerine göre çevre, bireyin davranışları üzerinde etkin bir rol oynamaktadır. Ekoloji teorileri, belli fenomenlerin dağılımını ve çevreleriyle ilişkilerini inceler (İçli, 2019, s. 112). Ekoloji teorilerinin gelişimini sağlayan, en bilindik isimler ise Robert Ezra Park ve Ernst Burgess’tir. Elbette, bu ekolün aslen ortaya çıkmasındaki etken kişiler, kartografik ekolün kurucusu Queteler ve Guerry’dir.

Sosyal süreç teorilerine gelinecek olursa suç ve suçlu davranışların öğrenildiği fikrinin temel alındığı görülmektedir. Sosyal öğrenme neticesinde bireyler, suçun nasıl rasyonelize edilmesi gerektiğini ve utanç duygusunun nasıl ekarte edileceğini öğrenmektedir. Dolayısıyla sosyal süreç teorileri, suçun psikolojik boyutunu da değerlendirmektedir. İçli’ye (2019, s. 127) göre sosyal öğrenme teorisi, çocukların, yetişkinlerin şiddet içeren davranış modellerinden saldırgan davranışları öğrendiklerini ileri sürer. Dolayısıyla öğrenilen bu modeller, yaşamın herhangi bir döneminde saldırgan davranışların dışa vurumu ile meydana çıkmaktadır. Sosyal süreçler teorisinin bir alt kategorisi olan ayırıcı birleşimler teorisi ise yakın gruplar içerisinde suç davranışının öğrenildiği temeline dayandırılmaktadır. Bu alanda adı sıkça geçen çalışmalardan birkaçı Sutherland’ın “Beyaz Yaka Suçluluğu” ve “Kriminolojinin Prensipleri”dir. Bir diğer alt kategori ise ayırıcı güçlendirme teorisidir. Bu teoriye göre insanlar, sosyal davranışı şartlanma ile öğrenmektedirler (ceza-ödül). Bu teoriye göre de davranış, öğrenilmektedir. Davranışın sapmış ya da uyumlu olduğunun belirlenebilmesi, geçmişte ve mevcut ödüller veya cezalar ile alternatif davranışa ilişkin ödüller ve cezalar olarak tanımlanan ayırıcı güçlendirmeye bağlıdır (İçli, 2019, s. 133). Bir sonraki alt kategori ise kontrol teorilerinden oluşmaktadır. Bu teori, sosyal kontrolü makro ve mikrososyolojik boyutlarıyla ele almaktadır. Özellikle mikrososyolojik boyuttaki incelemeleri neticesinde bu teorisyenler, grupların kontrolünde formal sistemlerin mevcut olduğu sonucuna ulaşmışlardır. İçli’ye (2019, s. 137) göre bu tür kontrol, pozitif-yasaları ihlal etmeyi yasaklayan- veya negatif güce sahip olanların baskıcı, kısıtlayıcı veya suiistimal edici- kontrolü olabilir. Çocuk ve yetişkin suçluluğunun incelenmesinde bu kuram yararlı olmakla birlikte yeterliliği de tartışmalara konu olmaktadır. Son alt kategori ise etiketleme teorileridir. Bu teori, sapmış bir bireyin, suçlu olarak damgalanmasıyla tekrardan suça itilmesi ya da suç işlemekten başka bir şansının olmamasından yola çıkmış gözükmektedir. Örneğin bazı meslek gruplarına ya da unvana, kısacası iyi bir statüye sahip bireylerin suç davranışı sergilemeyeceğine yönelik olan düşüncesi de bir damgalama olabilmektedir.

Son teori çeşidi ise sosyal çatışma teorileridir. Marx’a göre kapitalist ekonomi, beraberinde işçi sınıfı ve üretim araçlarını kontrol edenleri getirmekteydi çünkü mülkiyet kavramı, kapitalizmin bir çıktısı olarak ele alınmaktaydı. Hâkim sınıfın çıkarlarınca şekillenen sistem, yaşamın her alanını kontrol altına almaktaydı. Dolayısıyla bu durum beraberinde sosyal problemlerin de üretilmesine ve şekillenmesine neden olmaktadır. Kısacası, kapitalist ekonomi, ahlaki davranışların bozulmasına, suçun ne olduğunun yeniden üretilmesine ve ceza sisteminin, güçlülerin menfaatine göre şekillenmesine neden olmuştur. Bu durumlar, teoride, suçu pekiştiren unsurlar olarak yerini almaktadır.

Sonuç olarak her toplumsal dönem, yapısı gereği suçu ve suçlu davranışı yeniden üretmiş ve açıklamaya çalışmıştır. Pozitif ekolden önce başlayan ve üzerine sürekli bir biçimde yeni nedensellikler atanan suç, sadece biyolojik etkenlerle değil, psikolojik ve sosyolojik boyutuyla da tarihsel süreçte ele alınmaya başlamıştır. Suç, tek yönlü bir davranış olmamakla beraber, özellikle sosyolojik teorilerde toplumun da bu davranıştaki payı belirlenmeye çalışılmıştır.

KAYNAKLAR

Gökulu, G. (2019). Suç Kuramları: Biyolojik ve Psikolojik Yaklaşımlar: Eleştirel Bir Değerlendirme. Turkish Studies Social Sciences, 14(4), 1471-1488.

İçli, T. G. (2019 ). Kriminoloji. Ankara: Seçkin Yayınları.

Bir Cevap Yazın