Emilio Gentile, bu kitabını belirli bir amaç üzerine yazıyor. Bu amaç, demokraside halkın her zaman egemen olduğunun bir yanılgı olduğunu göstermektir. Bunun için de halk egemenliğini konu ediniyor ve tarihini ele alarak amacını gerçekleştireceğini söylüyor.
Kitaba, günümüzde demokrasinin en iyi yönetim şekli olarak görülmesinden dolayı neredeyse tüm iktidarların demokratik olduğunu iddia ettiğini söyleyerek başlıyor Gentile. Demokrasiden kasıtlarının halkın egemenliği olduğu kanısındalar fakat Gentile, “demokraside halk gerçekten her zaman egemen midir?” soruşturmasına giriyor. Bunu, -demokraside halkın her daim egemen olduğunu- bir yalan olarak addediyor ve bu yalanı halk egemenliğinin tarihinden örnekler sunarak bizlere kitap boyunca açıklıyor. Gentile, demokrasinin krizi üzerine yazılan pek çok kitap olduğunu söylüyor fakat ona göre bu kitaplar önemli bir noktayı gözden kaçırmaktadır: “Egemen halkın demokratik kurumlara olan güven kaybı (s.11).”
Ona göre bugün temsili demokrasi, sahne demokrasisi halini almakta ve siyasal kültür günden güne bozulmaktadır. Bugün artık hiçbir toplumun kodlarında demokrasi olmadığını söylüyor ve bunu şöyle ifade ediyor: “Eğer demokrasi egemen halkın iktidarıysa ve egemen halk muktedir değilse o zaman demokrasi artık varlığını yitirmiş veya bugüne kadar olduğundan başka bir şeye dönüşmüş demektir. Egemen halk da o başka şeye dönüşmüştür (s. 13)”. Demokrasinin tarihi bir fenomen olduğunu dolayısıyla nasıl ki bir başlangıcı varsa sonunun da olabileceğini yazıyor. Gentile’nin bu yaklaşımı, çağdaş demokrasilerin meşruiyet krizine dair önemli bir tartışma zemini sunuyor. Özellikle “egemen halk” mitosunun altını çizmesi, modern temsilî demokrasilerin ne ölçüde halk iradesini yansıttığına dair ciddi soru işaretleri doğuruyor. Ona göre demokrasi, sadece seçim mekanizmalarından ya da anayasal çerçeveden ibaret değil; asıl mesele, halkın gerçekten iktidar olup olmadığıdır. Ancak bugünün siyasal gerçekliğinde, halkın egemenliği çoğu zaman sadece retorik düzeyde kalmakta, pratikte ise karar alma süreçleri teknokratik elitlere, bürokratik yapılara ya da ekonomik çıkar gruplarına devredilmiş durumda.
Gentile’nin “temsili demokrasinin sahneleşmesi” şeklindeki tespiti de oldukça çarpıcıdır. Bu, demokrasinin içeriğinden çok biçimiyle ilgili bir şov halini aldığı, seçimlerin halkın rızasını üretmeye yarayan teatral ritüellere dönüştüğü anlamına gelir. Gerçekten de birçok ülkede seçimler, halkın gerçek tercihlerini yansıtmak yerine, önceden belirlenmiş seçenekler arasında bir illüzyon sunmaktadır. Bu bağlamda, halk egemenliği artık anayasal bir ideal olmaktan çok, siyasal meşruiyeti sürdürmek için kullanılan bir mit haline gelmiştir. Yazarın “egemen halk muktedir değilse demokrasi artık varlığını yitirmiştir” şeklindeki saptaması, sadece mevcut siyasal düzenin eleştirisi değil, aynı zamanda demokrasinin tarihsel doğasına dair bir uyarıdır. Demokrasi, onun gözünde statik bir rejim değil, tarihsel olarak şekillenen, dönüşebilen ve hatta tükenebilen bir fenomendir. Bu yönüyle Gentile, demokrasinin bir “son”unun da olabileceğini dile getirirken, modern demokrasilere yöneltilen eleştirilerin sadece reformist bir bakış açısıyla değil, aynı zamanda daha köklü bir tarihsel sorgulamayla ele alınması gerektiğini ima eder.
“Biz, Halklar” başlığında ise 10 Aralık 2001’de Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ganalı Annan’ın konuşmasını halk egemenliğini temsil eden en önemli örnek olarak ele alıyor. Birleşmiş Milletlerin halk egemenliği ile olan ilişkisini de Birleşmiş Milletlerin halk iradesi tasviri ile açıklıyor. Bu açıklamanın konusu olan metinde bireyin temel haklarına, gelecek nesillerin korunmasına, hak eşitliğine, özgürlüğe, hoşgörüye ve milletlerarası barışa vurgu yapılıyor. Açık olarak, doğrudan, demokrasiye vurgu yapılmasa da “biz, birleşmiş milletler halkları” sözlerinin halk egemenliğine işaret ettiğini söylüyor. Birleşmiş Milletler’in halk egemenliğinin sağlanması için sarf edilen uzun soluklu çabaların en açık başarısı olduğu görüşünde Gentile (s. 23). Halk egemenliğinin dünya genelindeki zaferinin ise ABD başkanının eşi başkanlığındaki komisyonun hazırladığı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile meşruiyet kazandığını söylüyor.
Bu kazanımdan bahsedince Avrupa’daki halk egemenliği devrimlerini hatırlayarak karşılaştırmaya gitmenin gerekliğinden bahsediyor ancak Kutsal İttifak Paktı’nın yine aynı otokrasiler tarafından ezildiğini yazıyor. İnsan Hakları Evrensel beyannamesinin kişinin kendi ülkesinin yönetimine doğrudan ya da dolaylı şekilde katılma hakkı vererek halk egemenliğini kabul ettiğini yazıyor. 2000’de yapılan taahhüt yenilemesi ile de haklara saygı gösterilmesinin en iyi yolunun demokratik ve katılımcı yönetim olduğunu ilan ettiler diyor. Böylece Birleşmiş Milletler’in demokrasinin zaferine verilecek simgesel bir örnek olduğu kanıtlan olduğunu söylüyor.
Gentile’nin “Biz, Halklar” başlığı altında yaptığı analiz, halk egemenliği söyleminin uluslararası düzeyde nasıl inşa edildiğini gözler önüne seriyor. Kimi zaman ulus-devlet sınırlarının ötesine taşan bu söylemin, özellikle Birleşmiş Milletler’in kuruluş metinlerinde ve söylemlerinde görünürlük kazanması, halk egemenliği kavramının evrensel bir norm olarak nasıl yeniden üretildiğine dair dikkat çekici bir örnek teşkil ediyor. Annan’ın konuşmasında geçen “biz, birleşmiş milletler halkları” ifadesi, sadece bir hitap biçimi değil; aynı zamanda küresel düzeyde bir halk tahayyülünün, halk iradesinin kolektif bir özne olarak yeniden tanımlanmasının da işaretidir.
Ancak burada Gentile’nin irdelediği mesele, bu sembolik ifadenin ardında yatan gerçeklikle ne kadar örtüştüğüdür. Zira Birleşmiş Milletler gibi devletler-arası bir kurumun, doğrudan halk iradesiyle kurulduğu ya da halkların çıkarlarını doğrudan temsil ettiği iddiası, belli açılardan problematiktir. Gentile, bu yapının halk egemenliğini bir ideal olarak sahiplenmesine rağmen, temsiliyet sorunu ve gerçek iktidar ilişkileri açısından hâlâ tartışmalı bir zeminde durduğunu ima eder. Öyle ki İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi belgeler her ne kadar bireysel hakları ve katılımı yücelten ifadeler barındırsa da, bu belgelerin bağlayıcılığı ve uygulanabilirliği ulus-devletlerin iradesine bağlıdır.
Gentile’nin tarihsel kıyaslamaya başvurması –özellikle Avrupa’daki halk egemenliği devrimleriyle yapılan karşılaştırma– bu noktada oldukça yerindedir. Fransız Devrimi’nden itibaren halk egemenliği uğruna verilen mücadelelerin, çoğu zaman karşı-devrimci güçler tarafından bastırılmış olması, halk egemenliğinin tarih boyunca süreklilik arz eden bir zafer olmadığını; aksine, her kazanımın aynı zamanda yeni bir tehdit ve kırılma potansiyeli taşıdığını gösterir. Bu bakımdan İnsan Hakları Beyannamesi’nin halk egemenliğini küresel ölçekte tescillediği fikri ne kadar umut verici olsa da, Gentile bunu yine de eleştirel bir süzgeçten geçirerek yorumlamaktadır.
Birleşmiş Milletler’in 2000 yılında yaptığı taahhüt yenilemesiyle demokratik ve katılımcı yönetimlerin halk haklarını güvence altına almanın en etkili yolu olduğu görüşünü benimsemesi, modern uluslararası söylemin demokrasiyle kurduğu normatif ilişkiyi gözler önüne serer. Fakat Gentile burada da temkinlidir: Ona göre bu tür evrensel metinler ve simgesel taahhütler, halk egemenliğini gerçekte tesis etmekten ziyade, onun meşruiyetini sürekli yeniden üretmekte kullanılan birer araç olabilir.
Sonraki bölüm olan “Muzaffer Demokrasi”de iki yüz yıl öncesi ile kitabın yazıldığı tarihi karşılaştırıyor. Günümüzde, diyor, Ortadoğu Arap ülkeleri dışında Birleşmiş Milletler üyelerinin her biri demokrasi ile yönetiliyor, iki yüz yıl öncesine bakıldığında ise durumun bundan çok farklı olduğu görülüyor. Bugünde ise demokrasi bir kutsal halini almış durumda ve devletlerin neredeyse tamamı halkın iradesine dayandığını iddia ediyor diyor fakat bunu görerek tüm ülkelerde halk egemenliğinin hüküm sürdüğü kanısına hemen kapılmamak gerektiğini de ifade ediyor. Bundan önce neden halk egemenliğinden yana olunduğundan bahsetmek gerektiğini söylüyor ve sözlerine Almanya örneği ile devam ediyor. Almanya’nın militarist ve faşist geçmişi sonucunda 1949’da Federal Almanya anayasasının 20. maddesi ile halk egemenliğinin yasalaştırıldığını yazıyor. Sovyetlerde ise aynı şekilde demokratik yasalar yapıldığını 1993’te “halkın tamamının oyuyla” demokratik bir anayasanın yürürlüğe girdiğini söylüyor. Fransa’nın ise en eski demokrasi geleneğine sahip devletlerden olduğunu yazıyor. Üç farklı cumhuriyetle yönetilmiş ve sonunda dördüncü cumhuriyetinin anayasasının üçüncü maddesi ile ulusal egemenliğin halka ait olduğu yazılmıştır.
Asya ve Afrika’da da İkinci Dünya Savaşı sonrasında sömürgeden kurtularak kurulan devletlerin çoğunluğunun anayasasında halk egemenliğini yer verildiğini yazıyor Gentile. Bu bölümde Türkiye’den de bahsediyor. Cumhuriyet ile ulusun egemenliğinin ilan edildiğini, ilerleyen senelerde anayasamızın devamlı olarak değiştirildiğini ve en sonunda da “anayasanın temelinde ulusun egemenliğinin olduğuna vurgu yapan” Erdoğan’nın devletin sekülerleşmesini tartışmaya açtığını yazıyor. Bunu İslam ve demokrasinin bağdaşıp bağdaşmadığı konusundan bahsederken yapıyor ve sonrasında da bu ilişkiyi anlamak adına gerçeğe, yaşanana bakmanın daha doğru olacağını yazıyor. Başka bir örnek olarak da Ayetullah Humeyni’nin devrimiyle kurulan İslam Cumhuriyeti’ni ele alıyor. Bu cumhuriyetin anayasasında da İran halkının isteklerinin, seçiminin vurgulandığını yazıyor. Buraya kadar olan örneklerin anayasadan olduğunu yani pratikten çok teoriye işaret ettiğini söylüyor ve daha somut örnekler vermeye girişiyor. Bunun örneğinin de, geçmişin aksine bugün demokrasiyi alenen reddeden hiçbir parti, rejimin olmaması olduğunu söylüyor. “Daha somut ve önemli bir örnek” olduğunu da ekliyor: Demokratikleşmenin üçüncü dalgası. Bunun küresel boyutta bir fenomen olduğunu, Latin Amerika’dan Asya’ya pek çok yeri etkilediğini yazıyor.
Gentile’nin “Muzaffer Demokrasi” başlığında yaptığı tarihsel kıyaslama, demokrasinin zaferinin ilanı gibi görünse de, aslında bir illüzyonu teşhir etmeye yöneliktir. Ona göre demokrasinin artık neredeyse tartışılmaz bir ideolojik zemin haline gelmiş olması, demokrasiye dair daha fazla sorgulama yapılmasını gerektirir. Buradaki ironik durum ise, halk egemenliği ilkesine hemen her anayasal belgede yer verilmiş olmasına rağmen, bu ilkenin gerçek hayatta ne ölçüde karşılık bulduğu sorusunun giderek gölgede kalmasıdır.
Almanya, Sovyetler Birliği, Fransa, İran, Türkiye gibi çok farklı tarihsel, kültürel ve siyasal bağlamlara sahip ülkelerin her birinin anayasal düzlemde halk egemenliğini benimsemiş olması, ilk bakışta bu ilkenin evrensel bir ilerlemenin sonucu olduğu izlenimini verse de, Gentile bu evrenselliğin biçimsel düzeyde kaldığını ve çoğu durumda meşruiyet üretmenin bir aracı olarak işlev gördüğünü ima eder. Bu noktada yazarın temel eleştirisi, halk egemenliğinin bir ilke olmaktan çıkıp, bir siyasi dekor haline gelmiş olmasıdır. Anayasaya yazılan her “halkındır” ifadesi, halkın gerçekten muktedir olduğu anlamına gelmez.
Özellikle Türkiye örneğinde sekülerlik-demokrasi-İslam üçgeni üzerinden yürütülen tartışma, Gentile’nin demokrasiye dair tarihsellik vurgusunun altını çizer. Burada Erdoğan’ın sekülerliğe yönelik söylemi, demokrasinin yalnızca anayasal çerçevede değil, aynı zamanda ideolojik anlamda da esneklik kazandığını gösterir. Demokrasi artık sabit bir siyasal yapı değil, farklı rejimlerin kendi meşruiyetlerini inşa etmekte kullandıkları bir anlatıya dönüşmüştür. Humeyni’nin İran’ı da bu çerçevede anlamlıdır: Demokrasi burada halk egemenliğinin değil, teokratik bir düzenin halk nezdinde meşrulaştırılmasının aracıdır.
Demokrasi karşıtı rejimlerin bile kendilerini artık “demokratik” olarak adlandırma ihtiyacı duyması, halk egemenliği söyleminin ne denli güçlü ama aynı zamanda boşaltılmış bir kavrama dönüştüğünü gösteriyor. Gentile’nin “demokrasiyi alenen reddeden hiçbir parti kalmadı” tespiti, demokrasinin galibiyetinden çok, onun kimliksizleşmesine ve her rejime uyarlanabilir hale gelişine işaret eder.
Demokratikleşmenin üçüncü dalgasına gelince, Gentile’nin bunu daha “somut” bir örnek olarak sunması, analizinin sınırlarını da gösteriyor. Zira bu “dalga”, birçok ülkede gerçekten halkın daha fazla söz sahibi olmasını sağlasa da, aynı zamanda bir neoliberal konsolidasyon sürecine de kapı aralamıştır. Seçimlerin serbestleştirilmesi ile piyasaların serbestleştirilmesi sıklıkla el ele yürümüş, halk egemenliği ise yalnızca sandığa indirgenmiştir. Bu da Gentile’nin asıl eleştirisini destekler: demokrasi, bir norm olarak küreselleşmiş olsa da, bu normun içeriği giderek daha fazla teknokratik, yüzeysel ve yönetilebilir bir forma bürünmektedir.
İlerleyen sayfalarda ise “demokrasimetre” açısından bakılırsa temsili demokrasi olarak adlandırılan ABD, Büyük Britanya ve Fransa’nın aslında kusurlu demokrasileri olduğunu yazıyor. Bu yalnızca ülke içindeki uygulamalardan dolayı değil uluslararası politikalardan kaynaklı olarak da ortaya çıkmıştır diyor. Soğuk savaş döneminde komünist devletlerin darbe ile devrilmesini desteklemelerini de buna dayanak olarak gösteriyor.
Sonrasında ise BM’nin İnsan Hakları Konseyi Danışma Meclisi başkanlığına Suudi Arabistan’ın seçilmesini aslında bir ikiyüzlülük örneği olarak gördüğünü yazıyor ve bunu görmenin de realist bir bakış açısına sahip olmak olduğunu yazıyor. Bu ikiyüzlülüğü örneklendirecek başka durumlar da olduğunu söylüyor.
“Hasta Demokrasi”ler başlığında Fukuyama’nın “tarihin sonu” olarak gördüğü komünist rejimlerin yıkılmasından bahsediyor. Bu ifadenin aslında demokrasinin bir rakibi kalmadığı anlamına geldiğini söylüyor. Yirminci yüzyılın sonunda hala komünist rejimler devam ediyordu fakat bu rejimler artık bir emsal halinde olmaktan çıkmıştı diyor. Ona göre, Sovyet İmparatorluğu’nun yıkılması ile dünyadaki diğer komünist oluşumlar da demokrasiye ve kapitalizme ayak uydurmaya başlamış ve bir dönüşüm içine girmiştir. Fakat “tarihin sonu”nun üzerinden fazla geçmeden demokrasi krizi baş göstermiştir. Bu kriz, yönetenlerin egemen halktan kopuşuyla ilgili görülmüştür. Sovyetlerden sonra kurulan devletlerde doğan demokrasiler yavaş yavaş yüz değiştirmiştir ve halkın egemenliği ile seçtiği iktidarlar otoriter bir hal almaya başlamıştır. Bununla da dünyada yaşanan ekonomik krizleri bağlantılı görmüştür Gentile. Diğer taraftan da demokrat olan devletlerin terörist eylemler karşısında bir tepki olarak da ifade özgürlüğünü tartışmaya başlamıştır diyor. Hulasa, evet, Birleşmiş Milletler demokrasi için bir başarı olarak görülebilir fakat bu cemiyetin üyesi devletlerde demokrasinin ne derecede uygulandığına bakıldığında halk egemenliği açısından çok da umut verici gözükmüyor. Gentile, bu bölümü “Halkaların egemenliği, birçok durumda, kukla tiyatrosundaki kral tacının ışıltılarıyla aynı tutarlılığa sahip.” cümlesi ile bitirerek şu anda yaşanan demokrasiye nasıl baktığını gösteriyor (s. 49).
Gentile’nin ABD, Britanya ve Fransa gibi “ideal tip” olarak sunulan temsili demokrasileri bile “kusurlu” olarak nitelendirmesi, günümüzde demokrasi söyleminin ne kadar çelişkilerle yüklü olduğunu ortaya koyuyor. Bu ülkeler iç politikada belirli demokratik standartları taşıyor gibi görünse de, uluslararası politikada otoriter rejimlerle işbirliği yapmaları, darbeleri desteklemeleri ve çıkar temelli ikiyüzlülükleri, bu demokrasilerin yalnızca kendi halklarına karşı değil, tüm dünya halklarına karşı sorumluluk taşıyan rejimler olarak da sorgulanması gerektiğini düşündürüyor. Soğuk Savaş boyunca demokrasi adına yapılan darbeler, bu anlamda halk egemenliğinin araçsallaştırıldığı en dramatik örneklerden biridir.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi başkanlığına Suudi Arabistan’ın seçilmesi ise bu çelişkilerin zirvesini temsil eder. Bu seçim, demokrasi ve insan hakları gibi evrensel değerlerin, jeopolitik çıkarlar uğruna nasıl itibarsızlaştırıldığını ve ahlaki meşruiyetin yerini pragmatik hesaplara bıraktığını gösterir. Gentile’nin bu durumu “realist bir bakış” olarak sunması, aslında çok daha köklü bir eleştiridir: Gerçeklik, Batı’nın idealize ettiği demokrasi anlatısından çok daha kirli, çelişkili ve çıkar odaklıdır.
Fukuyama’nın “tarihin sonu” iddiasına getirilen eleştiri ise, Gentile’nin analizinde bir dönüm noktası işlevi görüyor. Demokrasi artık karşısında açık bir ideolojik rakip bırakmamış olabilir; fakat bu zafer, boş bir hegemonya halini almıştır. Sovyetler sonrası kurulan “yeni” demokrasilerin kısa süre içinde otoriterliğe kayması, halkın egemenliğiyle iktidarın özdeşleşmediğini; tersine, seçimle gelen otoriterliklerin demokrasiyi içten içe aşındırdığını gösteriyor. Bu dönüşüm, halkın temsil yoluyla iktidara ulaşmasıyla değil, halk adına iktidar kullananların meşruiyet iddialarını mutlaklaştırmasıyla yaşanıyor. Yani halk egemenliği, bir meşrulaştırma tekniği olarak kullanılıyor; fakat iktidar, halktan gitgide uzaklaşıyor.
Ekonomik krizlerin, halk egemenliğine dair umutsuzluğu derinleştirmesi ise oldukça çarpıcı. Gentile burada demokrasinin sadece siyasal değil, aynı zamanda ekonomik bir rejimle iç içe geçtiğini ima ediyor. Sermaye hareketlerinin ve piyasa dinamiklerinin belirlediği bir siyasal alanda, halkın ne ölçüde “egemen” olduğu gerçekten sorulması gereken bir mesele halini alıyor. Bir başka çelişki ise ifade özgürlüğü meselesinde kendini gösteriyor: Demokrasiyle özdeşleştirilen özgürlük alanları bile, tehdit algısı karşısında hızla daraltılabiliyor. Terör tehdidine karşı alınan güvenlik önlemleri, kimi zaman halkı korumaktan çok, halkın kamusal alanla ilişkisini kontrol etmeye yönelik oluyor.
Gentile’nin analizini, “kukla tiyatrosundaki kral tacı” benzetmesiyle bitirmesi ise oldukça manidar: Bu ifade, halk egemenliğinin görünüşte var olduğu ama özünde etkisiz kaldığı, temsiliyetin bir tür sahne dekoruna dönüştüğü anlamına gelir. Böylece Gentile’nin demokrasiye dair eleştirisi, sadece mevcut pratikleri değil, aynı zamanda demokrasinin mitolojisini de hedef alır. Demokrasinin kutsallaştırılması, onun eleştiriden azade olduğu anlamına gelmez; tersine, bu kutsallık perdesi aralandığında ortaya çıkan tablo, ciddi bir temsil ve meşruiyet krizine işaret eder.
Sonraki başlık olan “Sahne Demokrasisinde Egemenliksizleştirilmiş Halk”ta demokrasinin bugünkü halinde egemen halkın ne durumda olduğu ele alınıyor. Burada iki isimden bahsetmenin elzem olduğunu söylüyor. Bu isimlerden ilki sosyolog Shmuel Noah Eisenstadt, demokrasideki çelişkileri ortaya koyuyor ve halkta siyasete karşı kayıtsızlığın hâsıl olduğunu, bu durumun da medya yolu ile belirginleştirildiğini söylüyor.
Diğer isim ise siyaset bilimcisi Colin Crouch, postdemokrasi kavramından bahsetmiştir. O da demokrasinin tutarlılığını sorgulamıştır. Liberal demokrasilerde aslında seçim propagandaları ile halkın şekillendirildiğini, bu durumda halkın uysal, pasif, kayıtsız bir durumda bulunduğunu söylemiştir. Ona göre demokrasideki hastalığın en büyük göstergesi ise yolsuzluğun bu denli yaygınlaşmış olmasıdır. Yolsuzluk, toplum denetiminden kopuş anlamını taşımaktadır. Postdemokrasinin bir özelliği de siyasi arenada ciddiyetin yitirilmesidir. Siyaset, ekonomik gücü elinde bulunanların tekeline kaymaktadır. Crouch’un postmodern demokrasi diye adlandırdığını, Gentile “sahne demokrasisi” diye adlandırıyor (s. 57).

Gentile’e göre, demokrasilerde seçimler bir alet olmaya devam ettikçe, temsili demokrasilerin belirli özellikleri varlığını sürdürse dahi, halk egemenliksizleşecek ve temsili demokrasi yerini sahne demokrasisine bırakacaktır.
Bahis konusu bölümde Gentile’nin iki önemli düşünürü –Eisenstadt ve Crouch– anması boşuna değil; çünkü her ikisi de demokrasinin bugünkü hâlinin temel çelişkilerini açığa çıkaran önemli figürler. Eisenstadt’ın medya vurgusu, demokrasilerde siyasal katılımın neden bu denli yüzeysel hale geldiğini açıklamak açısından anlamlı. Medya, halkı bilgilendiren bir araç olmaktan çok, onları edilginleştiren, pasif bir izleyiciye dönüştüren bir algı yönetim makinesine evrilmiştir. Bu, halk egemenliğinin sadece hukuki değil, kültürel olarak da zayıfladığını gösteriyor.
Colin Crouch’un “postdemokrasi” kavramı ise, demokrasinin tarihsel evrimini tersine çeviren bir kavramsal uyarıdır. Crouch’a göre artık halk, seçimlerde sadece onay makamı olarak işlev görüyor. Siyasal kararlar ise seçimden çok önce, lobi grupları, sermaye sahipleri ve medya kartelleri gibi görünmeyen aktörler tarafından şekillendiriliyor. Bu modelde halkın politikayla kurduğu ilişki, gitgide daha yüzeysel ve sembolik hale geliyor. Katılım mekanizmaları var gibi görünse de bu mekanizmalar, güdülenmiş tercihler üretmekten başka bir işe yaramıyor. Bu da halkı, özne olmaktan çıkarıp manipüle edilen bir kitleye dönüştürüyor.
Gentile’nin, Crouch’un “postdemokrasi”sini kendi deyimiyle “sahne demokrasisi” olarak adlandırması, yalnızca bir kavramsal tercih değil, aynı zamanda daha geniş bir siyasal estetik eleştirisini içeriyor. Burada “sahne” vurgusu, demokrasiye dair pratiklerin artık içerik değil, gösteri değeri taşıdığına işaret ediyor. Seçimler, mitingler, tartışma programları, sloganlar ve kampanyalar… Bunların hepsi birer siyasal katılım zemini olmaktan çok, halkın duygusal tepkilerini yönlendiren kurgusal ritüellere dönüşmüş durumda.
Gentile’nin uyarısı burada son derece net: Eğer demokrasi yalnızca sandığa indirgenirse, halkın egemenliğinden değil, siyasi bir simülasyondan söz edebiliriz. Seçimler düzenleniyor olabilir, parlamentolar işliyor gibi görünebilir; ancak karar alma süreçlerinde halkın etkisi yoksa, bu yapılar yalnızca sistem içi onay mekanizmaları haline gelir. Bu durumda temsili demokrasiler, halkın yetki verdiği değil, halk adına karar alan ama halkı dışlayan yapılar halini alır.
Ayrıca Crouch’un altını çizdiği yolsuzluk meselesi de önemli bir göstergedir. Yolsuzluk yalnızca ahlaki bir bozulma değil, aynı zamanda halkın denetim kapasitesinin ortadan kalktığının kurumsal bir belirtisidir. Siyasal süreçlerin ekonomiyle bu kadar iç içe geçmesi, politik gücün yalnızca oyla değil, parayla da alınabilir hale gelmesi, halk egemenliğini yalnızca içeriden değil, dışarıdan da tahrip eder.
Sonuç olarak Gentile, “sahne demokrasisi” kavramıyla, halkın artık politik fail değil, politik dekor olduğu bir düzene işaret ediyor. Bu çerçevede, demokrasi söyleminin sürüyor olması, gerçek halk egemenliğinin var olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, bu söylemin ne kadar etkili ve sürekli tekrarlandığı, gerçekte onun ne kadar boşaltıldığını gösteren bir işarete dönüşüyor.
Sonraki başlık olan “Biz Yönetenler”de ise demokrasinin daha önceki tökezlemeleri sonucunda elde ettiği başarı ile günümüzü karşılaştırıyor. “Demokrasi, buradan da bir zaferle kurtulmayacak mı?” sorusuna, o dönemim yöneticileri –Churcill ve Roosevelt- ile bugünkülerin niteliklerinin farklılığına değinerek yanıt veriyor. Bunu da Economist dergisinden bir alıntı ile yapıyor: “Yönetici elitler seçim hakkının, yeni fikirleri, yöntemleri ve demokratik kurumları oluşturmaya çalışan emekçi sınıfa yayılmasıyla doğan tehditten gitgide daha çok endişeye kapıldılar (s. 62).” Aslında demokrasinin köklerinden de yani Amerika ve Avrupa’daki ilk uygulamalarından da bugünün ayak seslerinin duyulduğunu söylüyor. Fransa’da da Amerika’dakine benzer olarak, Fransız devriminin önde gelen isimlerinden Emmanuel-Joseph Siéyés’in fikirlerini örnek gösteriyor. Ona göre, Fransa iki farklı halktan müşekkel olmalıydı. Bunlardan ilki aktif yurttaşlar yani üretimin patronlarıyken öteki üretimin aracı olan köylüler, işçilerdi. Aktif yurttaşlar oy hakkına sahip olabilecekken pasif yurttaşlar bu haktan mahrum kalacaktı. Gentile’e göre, halkın egemensizleşmesi tamamlandığında yani sahne demokrasisinden tam anlamıyla bahsedildiğinde anayasalar “biz, halklar”dan “biz, yönetenler”e dönüşecektir (s. 71).
Takip eden bölüm “Ben Yüzümü Koyuyorum”da İtalya’nın demokrasi serüveni ele alınmıştır çünkü Gentile’e göre İtalya’da temsil demokrasisinden sahne demokrasisine geçiş olağandışı bir deneyim olmuştur. İtalya’da Mussolini ile birlikte demokrasinin reddedildiği ilan edilmiştir ve Mussolini demokrasiyi “ gerçek etkin egemenlik kimi zaman tarifsiz ve gizli başka güçlerde saklı olduğu halde halka egemen olma hayali kurduran” şeklinde tarif etmiştir (s. 76). Artık günümüzde demokrasinin yönetenler ve yönetilenler arasında bir pazarlığa dönüştüğünü, yönetenlerin sokak satıcısı profiline bürünürken halkın da müşteri halini aldığını söylüyor Gentile.

Telif Hakkı: ©Ti-Press
Gentile, “Biz Yönetenler” başlığı altında demokrasinin tarihsel zaferlerinin günümüzde nasıl içsel bir çürüme ve dönüşümle karşı karşıya kaldığını ustalıkla ortaya koyuyor. Churchill ve Roosevelt gibi “demokrasinin kahramanları” ile bugünün siyasal elitleri arasındaki nitelik farkını vurgulayarak, aslında demokrasinin kuruluşunda yer alan idealizmin ve halk egemenliği iddiasının, günümüzde yerini kendi ayrıcalıklarını koruma endişesine kapılmış, halktan uzak bir elitizme bıraktığını ifade ediyor.
Ekonomist dergisinden aktarılan alıntı, bu durumu son derece çarpıcı biçimde özetliyor: Seçim hakkının yayılması ve demokratik kurumların güçlenmesi, başlangıçta siyasal elitlerin “tehdit” olarak algıladığı, ancak zamanla bu tehdit karşısında geliştirdikleri savunma mekanizmaları ile bir anlamda kendi iktidarlarının korunmasına dönüştüğü anlaşılıyor. Gentile’nin Siéyès’in fikirlerine göndermesi, demokrasinin aslında başından beri “aktif yurttaşlar” ve “pasif yurttaşlar” ayrımıyla şekillendiğini hatırlatıyor. Bu ayrım, halk egemenliğinin teorideki kapsayıcılığının pratikte ne denli sınırlı ve seçici olduğunu gösteriyor.
Gentile’nin iddiası, “halkın egemensizleşmesinin tamamlandığı” sahne demokrasisi evresinde, anayasal metinlerin de halkın kendisinden ziyade “yönetenler”in varlığını ilan edeceği yönünde oldukça kaygı verici bir öngörü içeriyor. Bu, demokrasinin özünde yer alan halk egemenliği prensibinin resmen işlevsizleştirildiği ve siyasi temsilin tamamen elitlerin inisiyatifine bırakıldığı anlamına geliyor. Böyle bir durumda “biz, halklar”dan “biz, yönetenler”e geçiş, demokratik rejimin işleyişinin temelinde yatan halkın iktidarını simgesel bir jest olmaktan çıkarıp, doğrudan egemenlerin hakimiyetine teslim ettiğini ima ediyor.
İtalya örneği ise bu dönüşümü daha somut bir şekilde ortaya koyuyor. Mussolini’nin demokrasi tanımı, günümüzde hala geçerliliğini koruyan derin bir gerçekliğe işaret ediyor: Halkın egemen olduğu illüzyonunun arkasında, aslında “tarifsiz ve gizli başka güçler” var. Bu güçler, demokratik sistemlerin yüzeyinde yer almayan, ancak politik kararları ve iktidar ilişkilerini şekillendiren karanlık aktörlerdir. Gentile’nin bu noktada Mussolini’nin sözlerine yer vermesi, sahne demokrasisinin aslında yönetenler ile yönetilenler arasındaki gizli pazarlığın çok eski ve süreklilik arz eden bir yapıya sahip olduğunu düşündürür.
“Yönetenlerin sokak satıcısı, halkın müşteri olduğu” tespiti ise günümüz siyasetinin market dinamiklerine teslimiyetini simgeler. Bu benzetme, siyasetin artık ciddi bir kamu hizmeti olmaktan çok, tüketiciye ürün sunar gibi seçim kampanyası yapmak şeklinde şekillendiğini; halkın da bu sürecin pasif bir alıcısı haline geldiğini ortaya koyuyor. Siyasetin bu ticarileşmesi, demokratik katılımı iyice yüzeyselleştirirken, halk egemenliğinin içini boşaltan en önemli faktörlerden biri olarak görülebilir.
Sonuç olarak, Gentile’nin bu bölümü, demokrasinin tarihsel zaferlerinin, bugünün siyasal gerçekleriyle ne denli tezat oluşturduğunu göstermekte ve halkın egemenliğini esas alan demokrasi idealinin sahnede oynanan bir oyun haline dönüşme riskine dikkat çekmektedir. Bu perspektiften bakıldığında, demokrasi kavramının bugünkü kullanımı, daha çok halkı iktidar yapısının dışına iten ve gerçek politik karar alma süreçlerinden soyutlayan bir kavramsal tuzak olarak değerlendirilebilir.
Sonraki bölüm “Egemen Halk İdol mü?”de egemen halk diye bir şeyin olmadığını yalnızca onun adına konuşan yöneticiler ve siyasetçilerin olduğunu yazıyor. Egemen halkın olmadığından kastının da fiziki bir bedende can bulmaması olduğunu ekliyor. Yani halkın egemenliğinin siyasi somut bir karşılığı olmadığını söylediğini anlayabiliriz. Bunu şöyle ifade ediyor: “Halkın hükümetini bir hükümdarın veya otokratın hükümetine dönüştürmeksizin halk egemenliğini bir şahsa fiziksel olarak büründürebilme düşüncesi zor olarak kalmaya devam eder (s. 102)”. Yine de bu egemen halk idolünü, bir tarihçi olmasını sebep göstererek, son iki yüz yılın siyasi değişimlerinin itici gücü olarak gördüğünü yazıyor. İnsanların dini, dili, ırkı, cinsiyeti gibi şeyler için savaştığını, siyasi inşa için uğraş verdiğini söylüyor. Bununla birlikte “egemen halkın bedeni hangisi” diye sorulduğunda cevabın gerçek halkı her zaman dışarıda bıraktığını ve bunun da çoğunlukla trajik sonuçlar doğurduğunu dile getiriyor (s. 108). Bu vücuda dahil olamayan halkın verdiği mücadele sonucunda ise herhangi bir farklılık gözetilmeksizin genel oy hakkı edildiğini yazıyor. Bununla birlikte egemensizlikleştirilmeyi de göz önüne alınca bir “demokrasi oksimoronu”na ulaştığımızı dillendiriyor. Bahsettiği sahne demokrasisini açıklayan durumun bu olduğunu görüyoruz (s. 109).
Takip eden bölümde “Egemen Halkın Hükümdarlığı Son mu Bulacak?” diye soruyor. Önce demokrasi tarihine bir göz gezdirmenin yerinde olacağını söylüyor. Antik Yunan’da iki yüz yıldan fazla Roma’da da biraz daha uzun bir süre hüküm süren demokrasinin iki bin yıl kadar bir süre siyasi arenada değil de yalnızca filozofların ifadelerinde yaşadığını yazıyor. Daha sonra Amerikan ve Fransız devrimleriyle birlikte neredeyse ani diye nitelendirilebilecek şekilde tekrar sahneye çıkıyor demokrasi. Daha sonra ise –önceki sayfalarda bahsedildiği üzere- Birleşmiş Milletler ile halk egemenliği daha görünür bir düzleme çekiliyor. Yani, diyor, şu an bildiğimiz hali ile pek de eski bir kavram değildir demokrasi. Yunan’daki demokrasinin doğrudan demokrasi olduğunu, modern dünyada geçerli olanın ise temsili demokrasi olduğunu yazıyor. Yunan’da oy kullananların reşit erkekler olduğunu –kadınların, kölelerin, yabancıların dışarıda tutulduğunu-, günümüzde ise böyle bir şeyin söz konusu olmadığını yazıyor. Buna rağmen demokrasiye ilişkin sorunların ve soruların benzer olduğunu iddia ediyor ve maddeler şeklinde yazıyor. Bu maddeler demokrasinin uygulanabilirliğini, nasılını ve nedenini sorguluyor (s. 144).
Gentile’nin “Egemen Halk İdol mü?” bölümü, demokrasinin en temel kavramlarından biri olan halk egemenliği fikrine tarihsel ve felsefi açıdan güçlü bir eleştiri getiriyor. Halk egemenliğinin somut, fiziksel bir bedene bürünemediği gerçeği, bu kavramın ne kadar soyut ve idealize edilmiş bir “idolden” ibaret olduğunu gözler önüne seriyor. Burada vurgulanan, halkın kendisinin değil, ancak adına konuşan siyasetçiler ve yöneticilerin varlığıdır. Bu tespit, demokrasi kavramının pratikteki sınırlarını çarpıcı biçimde ortaya koyuyor: Halk egemenliği dediğimiz şey, çoğu zaman reel bir güç değil, temsil ve sembolizm üzerine kurulu bir kurguya dönüşüyor.
Gentile’nin tarihçi kimliğinden kaynaklanan yaklaşımı, halk egemenliği ideali ile gerçeklik arasındaki çelişkiyi daha da derinleştiriyor. Egemen halkın fiziksel ve siyasi anlamda var olmaması, onun “bedeni” olmaması, demokrasi tarihindeki en büyük trajedilerden birini oluşturuyor. Bu “beden dışı halk”, mücadeleler sonucunda genel oy hakkı gibi önemli kazanımlar elde etse de, aynı zamanda egemenlikten yoksun kalmaya devam ediyor. Burada “demokrasi oksimoronu” ifadesi özellikle anlamlı: Halk egemenliğinin hem var olması beklenen, hem de pratikte sürekli olarak sınırlandırılan, hatta işlevsizleştirilen bir paradoks olduğunu ortaya koyuyor. Bu açıdan Gentile, sahne demokrasisi kavramını da oldukça yerinde kullanıyor; demokrasi, halkın gerçek egemenliği değil, sadece gösteriş amaçlı icra edilen bir “oyun” haline geliyor.
“Egemen Halkın Hükümdarlığı Son mu Bulacak?” başlığı altında ise demokrasi tarihine yaptığı geri dönüş, kavramın kökenlerine ve gelişimine dair önemli bir perspektif sunuyor. Antik Yunan demokrasisi ile modern temsili demokrasi arasındaki farkları ortaya koyarak, demokrasi kavramının aslında modern dünyada oldukça genç ve evrilmekte olan bir sistem olduğunu hatırlatıyor. Bu tarihsel bakış, demokrasiyle ilgili temel sorunların ve tartışmaların aslında binlerce yıldır devam ettiğini, ancak bugünün şartlarında çok daha karmaşık ve derin bir hale geldiğini gösteriyor.
Gentile’nin demokrasiye dair maddeler halinde sıraladığı sorular, sistemin temelindeki “nasıl”, “neden” ve “kim için” sorularının halen cevapsız kaldığını ima ediyor. Bu durum, demokrasinin pratikteki açmazlarını ve sürekli bir yenilenme ihtiyacını işaret ediyor. Örneğin, demokratik katılımın gerçek anlamda sağlanıp sağlanmadığı, halkın iradesinin ne kadar temsil edildiği veya yönetim biçiminin toplumun farklı kesimlerinin ihtiyaçlarına ne kadar cevap verdiği gibi sorular hala demokratik rejimlerin en temel problemlerinden biri.
Özetle, Gentile’nin bu bölümü, halk egemenliği idealinin tarihsel ve pratik bağlamda ne denli sorunlu olduğunu göstermekte ve demokrasinin temel kavramlarının yeniden düşünülmesi gerektiğine dair güçlü bir çağrıda bulunmaktadır. Halk egemenliğinin bir “idol” olarak kalması, demokrasi kavramının hem teori hem de pratikte yaşadığı bunalımı derinleştirmekte ve günümüz siyasetinin sahteciliklerle dolu yapısını açıklamaktadır.
Geleceği tahmin etmenin olası olmadığını ama yine de yaşanılanlara dayanarak öngörülerde bulunulabileceğini yazıyor. Yaşanan sistemlerde egemen halkın aldığı rolün son derece azaldığını, bunun yalnızca seçimlerle sınırlandırıldığını yazıyor. Bu da temsil demokrasisinden sahne demokrasisine giden yol anlamına geliyor Gentile’e göre. Fakat sahne demokrasisinin evriminin nasıl olacağına dair tahminde bulunmayı mümkün görmüyor. Bunun “liderler yöneticilerce seçildikçe bir temsili demokrasinin aktörleri olarak mı yoksa bir sahne demokrasisinde figüranlığa indirgenmiş egemenler olarak mı yollarına devam edip etmeyeceklerini seçmelerine bağlı” olduğunu yazıyor (s. 118).
Son bölüm olan “Demokrasinin Bir Dostu”nda demokrasinin karşısında bulunan düşünürlere sempati duymadığını söylemenin doğru olmayacağını söyleyebileceğini ve bununla birlikte okuduğu demokrasiye sıcak yaklaşan düşünürlerin de onu bir demokrasi dostu yaptığını yazıyor. Kendisini bir demokrat olarak tanımlamama sebebini de fanatiklikten korunmak olarak gösteriyor çünkü ona göre bir fanatik gerçekçilikten uzaklaşmak tehlikesiyle yüz yüzedir (s. 122). Bir demokrasi dostu olduğunu, gerçekleşmesini umduğu bir demokrasi ideali olduğunu yazıyor.
Gentile’nin geleceğe dair tahminlerde bulunmaktan kaçınması, demokrasinin karmaşık ve değişken yapısının bir yansıması olarak okunabilir. Günümüz politik atmosferinin hızlı dönüşümleri, özellikle teknolojik gelişmeler, küresel krizler ve sosyal hareketlerin belirsizliği, geleceğin ne yönde şekilleneceğini kestirmeyi zorlaştırıyor. Ancak Gentile’nin üzerinde durduğu önemli nokta, halkın siyasetteki rolünün giderek azaldığı ve seçim mekanizmasının ötesinde gerçek bir katılımın yok denecek kadar azaldığıdır. Bu durum, temsili demokrasiden sahne demokrasisine evrilen sistemlerin, halkı pasifleştirdiği ve egemenlik algısını zayıflattığı görüşünü destekliyor.
Özellikle liderlerin seçim sürecindeki rolü, sistemin gidişatını belirleyen kritik bir unsur olarak ortaya çıkıyor. Eğer liderler, gerçek temsiliyetin aktörleri olmaktan çıkarak, sahne demokrasisinde figüran rolüne indirgenmiş egemen halkı temsil eden maskeler haline gelirse, demokrasi adım adım içi boş bir gösteriye dönüşür. Bu, halkın kendi kaderini tayin etme gücünü kaybetmesi anlamına gelir ve demokratik kurumların varlığı bile bu kaybı telafi etmeye yetmez.
Gentile’nin “Demokrasinin Bir Dostu” bölümünde ortaya koyduğu yaklaşım ise oldukça dengeli ve önemli. Demokrasiye mesafeli duran veya eleştiren düşünürlere sempati duyabilmek, demokratik ideallerin dogmatizmden uzak, eleştirel ve gerçekçi bir biçimde ele alınmasının gerekliliğine işaret ediyor. Kendini “demokrat” olarak tanımlamamayı seçmesi, fanatiklikten kaçınma ve soğukkanlı, nesnel bir bakış açısını sürdürme arzusunu gösteriyor. Bu, günümüzde özellikle kutuplaşmanın derin olduğu siyasi ortamda, demokrasinin sağlıklı işlemesi için gerekli bir duruş olarak değerlendirilebilir.
Gentile’nin genel tespiti, demokrasinin bugün sahne demokrasisine dönüşmesi ve bunun patolojik bir durum olarak görülmesi, oldukça güçlü ve düşündürücü bir iddiadır. Halkın yalnızca seçimlerde oy verme işleviyle sınırlandırılması, gerçek egemenlikten yoksun bırakılması ve siyasetçilerin pazarcı ya da sokak satıcısına benzetilmesi, demokrasi kavramının içinin boşaltıldığına dair çarpıcı bir eleştiridir. Bu benzetme, yönetenler ile yönetilenler arasındaki ilişkinin, eşitlik ve karşılıklı saygı temelinden çok, çıkar ve pazarlık üzerine kurulduğunu gözler önüne seriyor. Böyle bir ilişki biçimi ise demokratik ideallerin ruhuna tamamen aykırıdır.
Gentile’nin çalışması, günümüz demokrasisinin yaşadığı derin krizlere dikkat çekerek, demokratik sistemlerin yeniden düşünülmesi ve halkın gerçek anlamda egemen olduğu bir yapı için mücadele edilmesi gerektiğini hatırlatıyor. Bu bağlamda, sahte egemenlikten gerçek katılıma geçişin yollarının aranması, sadece akademik bir tartışma değil, aynı zamanda politik ve toplumsal bir zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor.
Hulasa, günümüzde demokrasinin bir sahne demokrasisi halini aldığını ve bunun patolojik bir durum olduğu iddiasında Gentile. Demokratik bir devlette egemen olan halkken, sahne demokrasisinde halk egemenliksizleştirilmektedir. Yalnızca seçimlerde oy kullanarak sahte bir demokrasinin içinde olunduğunu aslında yönetimlerin otoriterleştiğini hatta dahası siyasetçilerin bir pazarcıya yahut sokak satıcısına dönüştüğünü yazıyor. Bir satıcı nasıl müşteri ile pazarlık içindeyse yönetenlerin ve egemen olduğu sanılan halkın da öyle bir ilişki içerisinde olduğunu söylüyor.
KAYNAK
Gentile, E. (2019). Demokraside Halk Her Zaman Egemendir (Yalan!) (V. Çandar, Çev.; 2. bs). İletişim Yayınları.