“ÜNZİLE” ŞARKISI ÜZERİNDEN ÇOCUK EVLİLİKLERİNE DAİR BİR DEĞERLENDİRME

Müzik bireyin duygularını yansıtsa da içerdiği anlamlar evrensel bir olabilmektedir, kimi zaman sözlerin notalarla bütünleşmesi kimi zaman da hislerin sadece nota yoluyla oluşturulması ve aktarılmasıdır. Zaman zaman sözleri, zaman zaman kullanılan müzik aletleri değişse de kültürel ögeleri ya da toplumun kendisini içinde barındırmayı sürdüren bir özelliğe sahiptir. Bu özellikler, müzik ile sosyolojinin arasındaki sağlam bağıntının kanıtı niteliğindedir. Günay’a (2011, s. 20-21: akt. Işıktaş, 2017) göre müzik bireysel olduğu kadar, bireylerin içinde büyüdükleri kültürce biçimlenmişlikleri nedeni ile bestecisi, seslendiricisi ve her çeşit tüketicisi ile toplumsal ilişkiler, kuruluşlar yolu ile oluşan bir görünüm vermektedir. Başka bir ifade ile bireyler tarafından genellikle duygu ve anlam yüklü bir şekilde oluşturulan müzik, bireyden çok daha fazlasını kapsamaktadır. Nasıl ki bireyler yaşadıkları toplumun bir ürünü ise bireylerin yaptığı müzik de toplumsal yaşamın ürünüdür. Kaplan’a göre ise bu durum “kültürel kimlik” meselesini de beraberinde getirmektedir: Müzik eserleri, sadece bir ses sistemine değil, etnolojik bir yapıya bağlı sosyal davranışlara dayanır. Pek çok müzik ürünü, bir toplumun kimliğini oluşturan kültürün simgeler ve davranış biçimleriyle dışa vurumudur (Kaplan, 2005, s. 61: akt. Vural, 2011). Tüm bunlardan hareketle müziğin sesten, sözden ve hislerden çok daha fazlası olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır.

Dünyada müzik sosyolojisinin gelişimine bakıldığında günümüze değin gelmiş geçmiş en etkili müzik sosyoloğu olarak kabul edilen Frankfurt Okulu düşünürlerinden Theodor W. Adorno ön plana çıkmaktadır. 1944 yılında, yine aynı ekolden bir başka düşünür Max Horkheimer ile beraber yayınladığı Aydınlanmanın diyalektiği eserinde kültür endüstrisi kavramını analiz etmiştir. Buna göre, müziğin, standartlaşmış, birbirinin aynı ve tanıdık (familiar) melodi ve kalıplar aracılığıyla kitlelerin zevk ve beğenilerini nasıl manipüle ettiğini ve bu durumun nasıl aşamalı bir yabancılaşma ve şeyleştirmeye yol açtığını ortaya koymuştur (bkz. Adorno ve Horkheimer, 1979 [1944]: akt. Güven & Ergur, 2014). Müzik sosyolojisi yeni bir alan olmakla beraber günümüzde hızla ivme kazanan bir alandır da. Müzik de birçok meta gibi pazarlanabilir bir duruma gelmiş, bu durum, günden güne değişen bir müzik algısını da beraberinde getirmiştir. Özellikle müzik alanında önemli hale gelen teknolojinin de etkisiyle birtakım değişikliklerin olduğundan da bahsetmek mümkündür. Müzikler artık müzik aletlerinin başına geçmeden bilgisayar programları ya da mixer adı verilen aracı araçlarla da oluşturabilmektedir. Günümüzde müzik çeşitliliğin artmasına karşın müzik kimliklerinin azalmış olmasını da bu durumla açıklanabilmektedir. Fakat ısrarla tekrarlanması gereken, bunun, müziğin ruhuna aykırı bir durum gibi gözükmesidir çünkü müzik, yaşanılan toplumun bir ürünü ve kimliğidir. Bir yandan olumlu olarak değerlendirilen bu durum, sosyolojik açıdan bakıldığında da bir yandan yapılan müziğin sadece sözlerinin değiştirilerek, olduğu gibi alınması bakımından kültürel kimliklerin eridiğinin göstergesi olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla her ne kadar günümüz toplumunda sözlerden, müziğin içerisindeki tarihsel arka plan ve gerçeklikten uzak olunsa da değerlendirmelerde, müziklerin de artık günümüz isteklerine hitap eden yanı göz önünde bulundurmalıdır.

Türkiye’de müziğin gelişimine bakıldığında da bahsi geçen durumlardan çok farklı olmadığını gözlemlemek mümkündür. Önceleri kültüründen, toplumsal olaylardan ve gerçek hikâyelerden beslenilerek yaşanılanları aktarma ya da başkaları tarafından hissettirme aracı olarak kullanılan müzik, günden güne kalıplar halini almaya başlamıştır. Hemen hemen tüm dünyada yaygın olan pop müzik, Türkiye’de de 1960’lı yılların başından beri üst sıralardaki yerini korumaktadır. Pop müziğin Türkiye’deki ilk versiyonlarına bakıldığında istisnaların mevcut olduğunu, kimi parçaların gerçeklerden ve kültürden beslendiği söylenebilmektedir. Özellikle acıların, hüzünlerin ve ayrılıkların dile getirilme biçimi olarak kullanılan müzik; Türkiye’de müziklere, kavuşamayan âşıkların, ölümün ya da daha da belirgin olarak sorunların konu edilmesi sıkça rastlanılan bir durumdur. Kısacası toplumsal aksaklıklar, eksikler ya da acılardan yola çıkılarak yapılan müzik, nadir de olsa varlığını sürdürmektedir.

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de en büyük sorunlardan biri ‘kadın’ algısıdır. Dünya üzerinde hala kadın ve erkek arasında bir dengesizlik olduğu ve bu dengesizliğin kapatılması için çeşitli çaba sarf edildiği de bilinmektedir. Yine de artan kadın cinayetleri, özellikle kız çocukların meta olarak görülmeye devam edilmesi, tacize ya da tecavüze uğraması gibi büyük sorunlarla karşı karşıya kalınmaktadır. Türkiye’de de kadın cinayetleri, şiddeti, kadınlara ve çocuklara taciz, tecavüz gibi vahşet haberlerinin son zamanlarda arttığı görülmektedir. Bu problemlerin kaynakları çok çeşitli olmakla beraber önüne geçilmek için harcanan çabalar da bir şekilde bastırılmaya çalışılmaktadır. Sayıları tespit edilemeyen ‘çocuk gelin’lerin varlığından maalesef hala bahsedilebilmektedir. Artık hemen hemen her gün haberlerde rastladığımız bu durumlar normalleştirilmemeli, enine boyuna tartışılmalı ve söz konusu durumları benimseyen ya da normal görenlerin kabaca bu algısı değiştirilmelidir. Bu amaç uğruna birtakım çalışmalar yapılmakta, sivil toplum kuruluşları bir araya gelerek etkinlikler ya da eylemler düzenlenmektedir. Elbette yapılan çalışmalar arasında algının değişmesi adına dikkat çekmek, farkındalık yaratmak amacıyla müzik de vardır. Sanatın ifade ve etki gücünden yararlanmak ile bu çarpıklığın ifade edilmesinin sarsıcı bir yolunu bulmak isteyenler, sanatın gücünden de faydalanmaktadırlar. Burada ele alınacak eser ise tam olarak müziğin, sözcüklerin gücünden yararlanarak ve gerçeklikten beslenerek bizlere ulaşmıştır. Belki de bizlere ulaşmasındaki en büyük etkendi gerçeklikten beslenmesi.

Şarkının bestecisi Sezen Aksu, seslendirdiği ‘Ünzile’ parçasının hikayesini şu şekilde aktarmaktadır bizlere: Aysel Gürel, 1962 yılında Anadolu turnesine çıkıyor Münir Özkul ile beraber. Bütün köyleri, kasabaları şehirleri dolaşırlarken Denizli’nin köylerinin yakınlarında bir yerde, bir baba-kız ile karşılaşıyor. Böyle küçücük, 11 yaşında bir kızla babası. Aysel şair olduğu için o kadar güzel anlatıyor ki bir sinema gibi… Böyle sarı bir su damlası gibiydi kız, diyor. Mısır gibi saçları vardı, saz gibi duruyordu babasının yanında, diyor. Sonra babası demiş ki bir hafta sonra evlendiriyoruz. Aysel’in de çok içine dokunmuş, nasıl demiş. E, evlendiriyoruz, demiş adam, seviniyor tabii. Kızın adı Ünzile, şarkının adı Ünzile…

Ünzile insan dölü
On kardeş, beşi ölü
Büyüdükçe un ufak
Ve gelirde görücü
 
İnci gibi dişi
Görücü bilir işi
Söğüdüm ağlar gider
Olur hatun kişi
 
Varmadan sekizine
Ergin oldu Ünzile
Hem çocuk hem de kadın
On ikisinde ana
 
Bir gül gibi al ve narin
Bir su gibi saydam ve sakin
Susar kadın Ünzile
Yağmuru kim döküyor?
 
Ünzile kaç koyun ediyor?
Dayaktan uslanalı
Hiçbir şey sormuyor
Korkar durur, gitmez
 
Köyün en son çitine
İnanır o sınırda dünyanın bittiğine
Ünzile kaç koyun ediyor?
...

“Çocuk gelin” günümüzde hala en büyük toplumsal sorunlardan biridir. 0-18 yaş arasında bulunan ve gelişimi henüz tamamlanmamış bireyler genellikle çocuk olarak kabul edilmektedir. Hukuken de çocukların hakları koruma altına alınmış olup yeterliliği tartışmalara sebebiyet vermektedir. Özellikle ‘meta’ olarak görülen kız çocukları, aileye yük oluyor gerekçesi ile bir an önce evlendirilmek istenmektedir ki eserde geçen ‘Ünzile kaç koyun ediyor?’ cümlesi bunu destekler niteliktedir. Tuğrul’a (2018) göre aileler tarafından, ekonomik gerekçeler ileri sürülerek kızlarını evlendirdikleri savunması oldukça yaygındır. Kızlarının verilmesi karşılığında alınan ve süt parası olarak da bilinen başlık parası, “kıza çeyiz yapıldı”, “kızın çeyizindeki eksikler alınacak” gibi gerekçeler ile erkek tarafından talep edilmektedir. Alınan bu para, kız babaları tarafından kızın çeyizi için harcanacağı söylense de bunun böyle olmadığı da bilinmektedir. Bu para ile evin bir eksiği giderilmekte ya da evin oğlu için “başlık parası” olarak ayrılmaktadır. Bununla beraber bir de ‘bekaret’ ve ‘namus’ meselesi vardır. Namusu, kız çocuklarının bekaretine bağlayan ataerkil düzen, bu yükten de bir an önce kurtulmak istemektedir. Kız çocukları, bu gerekçelerle para karşılığında eşya gibi satılmakta ve çoğu zaman evlendirildiği kişinin yaşı önemsenmemektedir. Ekonomik nedenlerle erken yaşta evlenen kız çocuk; bir meta gibi alınıp satılmakta ve gelin olarak geldiği aile içinde de hiçbir zaman söz hakkı olmamaktadır. Ona verilen görevleri yapmakta ve duruma boyun eğmektedir. Bu durum çocuğun ticari sömürüsü olarak kabul edilmektedir. Çocuk yaş grubunda ticari olarak evlendirilme cinsel sömürü, baskı ve şiddeti de beraberinde getirebilmektedir (Dünya Sağlık Örgütü, 2010: akt. Biçer & Özcebe, 2013). Üzerinde durulması gereken bir diğer husus da küçük yaşta evlendirilen çocuğa devredilen ev işleri gerçeğidir. Fiziksel ve psikolojik gelişimini tamamlamamasına rağmen para karşılığı evlendirilmiş, kimi zaman henüz bilmediği şeyler yüzünden suçlu bulunmuş ve şiddete maruz kalmış ya da evlendirilecek, suçlu bulunacak ve şiddete maruz kalacak olan, kısaca bedeninin yanında emeği de sömürülen çocuktur. Dayaktan uslanalı, hiçbir şey sormayan binlerce çocuktur Ünzile…

https://kadincaozel.com.tr/kadin/karikatur-yarismasi-cocuk-gelin-yoktur-cocuk-tecavuzu-vardir/ http://oguz-gurel.blogspot.com/2018/01/cocuk-gelinler.html http://www.nisantasihaber.com/haber/dunya-karikaturistlerinden-cocuk-evlilige-hayir/ ve https://www.spiritualityandpractice.com/films/reviews/view/28197/sonita adreslerinden yararlanılmıştır.

Adını bilmediğimiz, hikayesini duymadığımız ya da oturup konuşamadığımız binlerce ‘Ünzile’ye ithafen kaleme alınmış ve onların yaşadıklarını yankılayarak bize ulaştırmıştır müzik. Çoğu zaman dilimize dolanan ama araştırılmayan ya da sözlerine dikkat edilmeyen fakat birçok şeye ses çıkarmanın bir yöntemidir müzik ve bu yüzdendir toplumla olan ilgisi. Ünzile gibi küçük yaşta evlendirilen, cinsel istismar ya da şiddete maruz kalan nice çocuğun, nice kadının sesine kulak vermenin yöntemidir belki ama yine de yeterli değildir. Toplumun en büyük sorunlarından biri olan bu çarpık ‘kadın’ ve ‘kız çocuk’ algısının düzelmesi için daha çok kulak vermeli ve daha gür çıkarmalı sesleri…

Sonuç olarak, çocuk evlilikleri, toplumun hala kanayan yarası halindedir. Bu kanayan yara, sanat eserlerinde de hissedilmektedir. Son zamanlarda, özellikle pandemi sürecinde artan boşanmalar, kadın şiddetleri, cinayetleri, taciz ya da tecavüz haberlerinden bahsedilmektedir. Ataerkil bakış açısının inşa ettiği ‘kadın algısı’ bu süreçte de kadının hem fiziksel hem psikolojik hem de sözlü şiddete maruz kalmasıyla sıkça gündeme gelen konular arasında yerini almaktadır. Bu bakış açısına göre normal gelen ve kabul ettirilmeye çalışılan bu durumlar, tamamen yanlış algıların ürünüdür ve önüne geçilmelidir. Hastalıklı zihinlerin topluma zarar verilmesi meşru olamaz ve olmamalıdır.

KAYNAKLAR

Biçer, B. K., & Özcebe, H. (2013). Önemli bir kız çocuk ve kadın sorunu: Çocuk evlilikler. Türk Pediatri Arşivi Dergisi, 86-93.

Güven, U. Z., & Ergur, A. (2014). Dünyada ve Türkiye’de Müzik Sosyolojisinin Yeri ve Gelişimi. Sosyoloji Dergisi, 3(29), 1-19.

Işıktaş, B. (2017). Müzik Sosyolojisi [Sosyomüzikoloji] Evreninde Tarihsel Perspektifler ve Georg Simmel. Sosyoloji Dergisi, 38(1), 31-65.

Tuğrul, Y. G. (2018). Erken Yaşta Evlendirilen Kadınların Evlilik Deneyimleri, Süreçleri ve Sonraki Yaşamları Üzerine Nitel Bir Çalışma. Sosyoloji Notları, 2(1), 2-38.

Vural, F. G. (2011). Türk Kültürünün Aynası: Türküler. e-Journal of New World Sciences Academy Fine Arts, 6(3), 397-411.

2 comments

Ezgi Tosun için bir cevap yazınCevabı iptal et