Giriş
Bilimsel devrim sonrasında bilim, insanın pratik yaşamına etkileriyle başarı kazanarak önemli bir güven inşa etmiştir. Bununla birlikte bilim konusunda yapılan çalışmalar, bilimin ne olduğu ile ilgili ortaya atılan tartışmalar da giderek önem kazanmıştır. En azından Bacon zamanından beri Batı düşüncesinin egemen ve kalıcı özelliği olarak nitelendirilen bilim, Woolgar’a (1999, s. 15) göre modern hayatın bütün boyutlarına nüfuz ederek insanlara sayısız fikir ve teknolojik başarı armağan etmiştir. Ona çoğunlukla “akılcılık” denen, bilimin sistematik ve açıkça belirlenebilir bir tarzda üretildiğini ve diğer tüm gelenekleri hükümsüz kıldığını öne süren bir ideoloji eşlik etmektedir (Feyerabend, 2017, s. 7). Kazandığı prestij ve itibar sonucu bilim, çok geliştirilmiş, iyi finanse edilmiş ve iyi korunmuştur. Bilimin ne olduğuna ve neyin bilimsel sayılması gerektiğine dair çok sayıda yorum olsa da (Woolgar, 1999, s. 15) bilim ile kastedilen olgunun neyi ifade ettiğini açıklamak pek kolay gözükmemektedir. Bu da bilimle ilgili tartışmaların günümüzde de yoğun bir şekilde devam etmesine sebep olmakta; tartışmalar, ortaya atılan fikirler, bizlere bilimin birçok farklı türünün olabileceğini, bilimin toplumsal yaşamdan bağımsız bir şekilde ele alınamayacağını göstermektedir. Feyerabend’in (2017, s. 25-26) de dediği gibi bilim insanları, çeşitli ebat ve biçimlerde binalar inşa eden mimarlara benzemektedir ve tam da bu nedenle farklı toplumlara üye olan, farklı dinamiklere sahip olan kişiler, dünyaya da farklı biçimlerde algılayıp yaklaşacak ve onunla ilgili farklı şeyler öğrenip ortaya koyacaklardır. Bu noktadan hareketle bilim tarihinin sadece olgu ve olgulardan yapılardan çıkarımlardan oluşmadığı söylenebilmektedir. Nitekim bilim tarihi, bir bütün olarak düşünüldüğünde içerisinde çeşitli düşünceleri barındırırken olgu yorumlarını, bunlara yönelik hataları ve daha birçok şeyi içermektedir (Feyerabend, 2017, s. 37). Bir başka boyut da bilim idesinin, başkalarının çalışmalarını ve tutumlarını karakterize eden bir kaynak olarak kullanılması bakımından önemlilik arz etmesidir (Woolgar, 1999, s. 30). Hatta Feyerabend (2012, s. 41), bilimden hareketle ortaya koyulan değer ve kullanımların bilimsel kararlar olmadığını, bu kararların varoluşsal olarak nitelendirilen türde “belirli bir tarzda yaşama, düşünme, hissetme, davranma kararları” olduğunu ileri sürmektedir.
Bilim tarihinde düşünce, yöntem ve önyargı tarihi önemli bir yer tutmaktadır (Feyerabend, 2012, s. 45). Bilimi, toplumsal kökenleriyle birlikte ele almanın önemli olduğu gibi, “tarihi tarzda evrilen bir bilgi türü olarak anlamanın da önemli olduğu ve teorinin, tarihi kontekstine yeterli dikkat gösterilirse daha layıkıyla değerlendirilebileceği (Chalmers, 2016, s. 58)” hususlarının giderek daha açık hale geldiğini görmekteyiz. Ama diğer taraftan bilimi sadece olgulara, önermelere indirgeyip, toplumsal koşulları yok sayan görüşler de söz konusudur. Chalmers (2016, s. 58) teorilerin yalnızca doğrudan gözlemle doğrulanabildikleri sürece anlam kazanacaklarını söyleyecek mantıkçı pozitivistler bahsedilen bakış açısına örnek olarak gösterilebilir olduğunu dile getirmektedir. “Bilimsel olguların doğasının kanaatlerden, inançtan, kültürel arka plandan bağımsızmış gibi algılanması” gerektiğini öne sürenlerin de varlığından bahseden Feyerabend (2017, s. 38-285), bilimin bir önermeler sistemi olduğu düşüncesine; “Bilimler sadece önermeler, cümleler demek değildir, orada gözlemler deneysel donanımlar, gözlemci ile aleti arasında kâğıda dökülemeyecek ama pratik olarak öğrenilmesi gereken sezgisel ilişkiler, deneyle uğraşan bilim adamlarının ortaya koyduğu, sanatçılarınkilerle çok fazla ortak yönü olan eserler vb. de vardır” diyerek karşı çıkmaktadır. Bilimin ne olduğuna yönelik yapılan tartışmalar, çeşitliliğini ve çok boyutluluğunu korumaktadır.
Yukarıda bahsi geçen hususlardan hareketle bu çalışmada, bilimin sadece bir önermeler sistemi olmadığını, çeşitli düşünce, inanç, önyargı vb. içerdiğini, yani kompleks bir sosyal faaliyet olduğunu ileri süren düşünürlerin bilime yönelik çeşitli düşüncelerine ve önyargı, gelenek, tutku, düşünce gibi faktörlerin göz ardı edilmesine dair yapılan eleştiriye değinilmektedir.

Bilimin Toplumsal Niteliği
17. yüzyılda Galileo ve Newton gibi bilim insanlarının sebep olduğu Bilimsel Devrim sonucunda bilimsel bilginin ispatlanmış bilgi olduğu görüsü yaygınlık kazanmıştır. Chalmers’e göre (2016, s. 9) bilimsel teoriler gözlem ve deney aracılığıyla kazanılan olgulardan elde edilirler. Bilim, ancak görebildiğimiz, işitebildiğimiz, dokunabildiğimiz şeylerden ortaya çıkabilmekte ve öznellik barındırmamaktadır. Bilim, objektiftir ve bilimsel bilgi, bu nitelikleri bakımından güvenilirdir.
Bu türden önermeler modern zamanlarda bilimsel bilginin ne anlama geldiğini göstermekte ve bilim anlayışı çeşitli değerlerden, toplumsal koşullardan, kişilerin düşüncelerinden bağımsız niteliğini korumaktadır. Bunun temelinde ise olgu-değer ayrımı yatmaktadır. Nesnel veri olarak olgular, öznel olan değerlerden ayırt edilmelidir. Bu yaklaşımın yanında 20. yüzyılla birlikte, bilimin anlama ve açıklama çalışmasının sadece bilimsel olduğu kabul edilmiş, çalışmaların içsel yapısına odaklanmaması gerektiği fikri yüz göstermiştir. Bahis konusu sınırlar içerisinde kalan bir çalışmanın eksik ve yanlış yönlendirici olacağı öne sürülmüştür. Bu bakışa göre ise bilim, sosyal bir kurumdur ve sosyal olarak boşluktan doğmamıştır ve sosyal olana dayanarak varlığını sürdürmektedir (Anlı, 2013, s. 79). Tam da bu nedenle bilimin diğer sosyal kurumlarla ilişkisi bilimi anlama ve açıklama çabaları açısından büyük önem taşımaktadır. Bilimin sosyal olanla birlikte var olması ve varlığını sürdürmesi, değerleri de içerdiği anlamını taşımaktadır. Weber (2012, s. 139), bilimin toplumsal niteliğini “bilimsel hakikatin değerine yönelik inancın, insanın orijinal doğasına değil, belirli kültürlerin ürünü olduğunu unutmamak gerekir” şeklinde ifade etmiştir.
Bilimsel bilgi dâhil bütün bilgi türlerinin varoluş temelinin epistemik cemaat olduğunu ileri süren Hüsamettin Arslan (2019, s. 37) ise varlığını kazanamayan epistemik cemaatin, bilginin de var olmasının önünde engel teşkil ettiğini ve cemaatin genelde, bilginin bütününü, spesifik olarak bilimsel bilginin sine qua non’u olduğunu ifade etmektedir. Arslan epistemik cemaati şu şekilde tanımlamaktadır:
“Cemaatin nasıl veya ne tür bir cemaat olduğunu dile getirmek için kullandığım epistemik sıfatı, bir felsefe branşı olan “epistemoloji”den alınmıştır ve kökü Grekçe “episteme”dir. Episteme, en genel anlamda bilgi, kavrama, bilme, felsefe disiplininde kabul gördüğü şekliyle bir açıklaması bulunan doğru inanç demektir. “Epistemik” sıfatı ise bilgi özelliğine sahip, bilgiyle ilgili, bilme, kavrama, anlamayla ilgili demektir. Bu durumda kavramsal düzeyde epistemik cemaat, bir bilme, bilgi, kavrama, anlama cemaatidir ve bilgiyi inşa eden, işleyen, geliştiren ve daha sonraki kuşaklara intikal ettiren, bilgiyi taşıyan insanlar topluluğunu ima eder.” Epistemik cemaat, “doğal”, “nötr” ve “nesnel” olana atıfta bulunmaz; daha çok topluma ilişkin ve kültürel olana atıfta bulunur. Epistemik cemaat, bilginin onsuz var olamayacağı; bilginin inşa edildiği, işlendiği, geliştirildiği, akredite edilerek gelecek kuşaklara aktarıldığı toplumsal bir varoluş biçimi, toplumsal ve tarihi bir kollektivitedir (Arslan, 2019, s. 42)”
Arslan’a (2019, s. 53-54) göre, bilginin var sayılabilmesi için o bilgiyi kabul eden bir kişinin -ikinci bir kişi- olması gerekmekte, bilginin bir onaylayanı olmadığında o bilgi var sayılamayacağını ileri sürmektedir. Aynı zamanda bilgi, toplumla var olmaktadır ki yönümüzü klasik sosyologlara çevirdiğimizde rastladığımız da bu bakış açısıdır. Örneğin; Durkheim doğa bilimlerinin toplum yapısının bir yansıması ve ürünü olduğunu söylemekte, bilgiyi sadece bireyle açıklayan görüşleri eleştirip, yanlış bilgi yorumları olarak niteleyen Thomas Kuhn bilginin üretilmesinde cemaatin rolünü vurgulamaktadır:
“Geleneksel bilimsel yöntem tartışmaları, kendilerini kullanan herhangi bir bireyin bilgiyi üretmesine imkân veren bu kurallar takımı üzerinde durdular. Ben bunun yerine, bilim bireyler tarafından icra ediliyor olsa, bilimsel bilginin bir grup ürünü olduğunda ve onu üreten grubun özel yapısına atıfta bulunulmaksızın bilimsel bilginin etkilerinin ve gelişim tarzının anlaşılamayacağında ısrar etmeyi denedim (Arslan, 2019, s. 121-122).”
Bilim insanlarının ortak konular, varsayımlar, problemler üzerinde çalışmaları ve ortak değerlere, normlara, inançlara, ilgi ve çıkarlara sahip olmaları onları cemaat kılmaktadır (Arslan, 2019, s. 122). Kuhn (akt., Arslan, 2019, s. 119) için “bilimsel cemaat, bir paradigmayı paylaşan insanlardan oluşmaktadır.” Kuhn’a göre ortak bir paradigmada buluşup araştırmalarında yine aynı noktayı referans alan insanlar, bilimsel uygulamada aynı kurallara ve ölçütlere bağlılıklarını devam ettirmektedirler. Bu bağlılık ve bağlılığın bir sonucu olarak fikir birliği ise belirli araştırma geleneklerinin ortaya çıkması ve devam edebilmesi için bir ön koşul olarak görülmektedir (Arslan, 2019, s. 82). Burada paradigmanın bilimsel cemaatin bağlılık duyduğu bir şey haline geldiği görülmektedir. Kuhn (2019, s. 87) bir paradigmanın ya da paradigma olma ihtimalinin olmadığı yerde, belirli bir bilimin oluşması ve gelişmesinde önemli roller üstlenecek bütün faktörlerin, görece önemli-önemsiz ayrımlarını yapabilme olanağının olamayacağını vurgulayarak bilimin gelişmesinde paradigmanın önemi üzerinde durmaktadır. Paradigmanın varlığı Kuhn’a göre bilimi, bilim-dışından ayıran özelliktir. Newtoncı mekanik, dalga optiği ve klasik elektromanyetizm, bunların hepsi de paradigmalardır ve belki de paradigmalar oluşturarak bilim olmaya hak kazanmaktadırlar (Chalmers, 2016, s. 140). Paradigmanın bilim adamı için bir kılavuz olduğu ve farklı paradigmalara sahip bilim adamlarının farklı dünyalar da yaşadıkları, olaylara farklı pencerenden baktıkları söylenebilmektedir.
Bilim adamlarına sınırlamalar getiren bir dizi norm öne süren ve bu normları “bilimin ethosu” diye adlandıran Robert Merton, normların bilimin içinde olduğunu ve bu normlar sayesinde bilimin bilimdışı etkilerden kurtulduğunu söylemektedir. Özellikle modern bilimle birlikte önemli ölçüde özerklik kazanmış ve bilim insanlarının bağlılıklarına dayalı kuramsal bir kompleks geliştirmiş olan bilim, artık hem geleneksel özerkliğine hem de dışsal bir otoritenin meydan okuduğu kendi oyun kurallarına- özetle kendi ethosuna- sahiptir (Anlı, 2013, s. 81). Merton, bilim ethosunu, bilim insanı için bağlayıcı olduğuna inanılan duygusal tonda kurallar, emirler, töreler, inançlar, değerler ve ön-kabuller bileşimine işaret eden bir terim olarak kullanmaktadır. Normlar, buyruklar, yasaklamalar, tercihler ve izinler biçiminde ifade edilen bilim ethosu, bilim insanına düşünme biçimi ve örneklerle iletilir ve onun tarafından değişik ölçülerde içselleştirilmektedir (Anlı, 2013, s. 81). Merton, “olanı” tanımlamamıştır, “olması gereken”ı öne sürmektedir (Arslan, 2019, s. 131). Merton, bilimin kendisini bir tür değerler kümesine bağlamakta, modern bilimin sürdürülebilmesini sağlayan bilimsel değerlerin var olduğunu ve bu değerlerin ayrıcalıklı olduğunu ileri sürmektedir. Feyerabend (Anlı, 2013, s. 88), bu görüşe karşı çıkmakta, ve Feyerabend’in itirazı, bilimin değerlerinin ayrıcalıklı olduğu düşüncesine ve bu düşünceyi temele alarak bilimin merkezi bir konuma yerleştirilmesinin bir ‘olması- gereken’ biçiminde dayatılmasınadır. Aynı zamanda Feyerabend, özgür bir toplumun oluşması için toplumsal bağlamda bilimin tikel bir gelenek olarak ele alınması gerektiğini öne sürmektedir:
“Bilim ideolojilerden korunmalıdır ve toplumlar, özellikle de demokratik toplumlar bilimden korunmalıdır. Bu bilim adamlarının felsefe eğitiminden istifade edemeyecekleri ya da insanlığın bilimlerden fayda sağlanamadığı ve asla sağlamayacağı anlamına gelmez. Bununla birlikte bu faydalar empoze edilmemeli; mübadeledeki taraflarca incelenmeli ve özgürce kabul edilmelidir. Bu yüzden, bir demokraside bilimsel kurumlar, araştırma programları ve teklifler kamu denetimine tabi olmalıdır. Nasıl devletle dinsel kurumlar birbirinden ayrılmışsa devletle bilimsel kurumlar da öyle birbirinden ayrılmalı ve bilim doğruluğa ve gerçekliğe giden yegâne yol olarak değil; birçok görüş arasında bir görüş olarak öğretilmelidir. Bilimin doğasında bu kurumsal düzenlemeleri dışlayan veya bunların bizi felakete sürükleyeceğini gösteren hiçbir şey yoktur (Feyerabend, 2017, s. 13).”
Feyerabend, sabit bir yöntem kullanan bilim adamını da eleştirip alternatif görüşlerin de işe karıştırılması gerektiğini şöyle ifade etmektedir:
“Kuramın mümkün tüm yönlerini anlamak isteyen bir bilim adamı çoğulcu bir metodoloji kullanacaktır, kuramları ‘deney’, ‘veri’ veya ‘olgularla’ karşılaştırmak yerine diğer kuramlarla karşılaştıracak ve yarışı kaybetmiş gibi duran görüşleri göz ardı etmek yerine geliştirmeye çalışacaktır. Yarışmanın sürmesi için gerekli görülen alternatif görüşler geçmişten de alınabilir. Hakikatte, bulundukları her yerden alınabilir; eski mitlerden ve modern önyargılardan, uzmanların iğneyle kazdıkları kuyulardan ve kaçıkların fantezilerinden. Bir konunun tüm tarihi onun en son ve en ‘gelişmiş’ safhasını daha da geliştirmek için kullanılır. Bir bilimin tarihi, felsefesi ve kendisi arasında yapılan ayrımlar kaybolur gider, tıpkı bilim ve bilimdışı ayrımı gibi (Feyerabend, 2017, s. 65-66).”
Feyerabend (2017, s. 88), bilim insanlarının “kuramlardan, gözlemlerden, deneysel sonuçlardan bahsederken, sanki bunlar doğru dürüst tanımlanmış nesnelermiş gibi, özellikleri kolayca değerlendirilebilen ve tüm bilim adamları tarafından aynı şekilde anlaşılan nesnelermiş gibi tavır takınmasını” eleştirmektedir ve gösterdikleri tavrın müphem, belirsiz ve asla tarihsel arka plandan bağımsız olmadığını öne sürmektedir. Ona (2017, s. 154) göre “önermeler, tarihlerine bakılmadan ve farklı tarihsel katmanlara ait olabilecekleri dikkate alınmadan birbiriyle karşılaştırılırlar” ve Feyerabend, bilimin önyargı, fantezi, hatalar gibi faktörlerden bağımsız olmadığını söylemekte ve akla duyulan o sarsılmaz güveni eleştirmektedir. Kuramların, deney ve gözlemlerin bilimi açıklamada yetersiz olduğunu şöyle ifade etmektedir:
“Bilim, yöntembilimsel görüntüsünden çok daha ‘sakar’ ve ‘akıldışı’dır ve onu engellemeleri olasıdır; çünkü bilimi daha ‘akılcı’ ve daha kesin yapma çabası, gördüğümüz gibi onun defterini dürmeye yazgılıdır. (…) Kuramların gelişmesinde, şu ‘aklın kanunları’yla kıyaslandığında ‘sakarlık’, ‘kaos’ ve ‘oportünizm’ olarak görünen şeylerin önemli bir işlevi vardır. Bu ‘sapmalar’, bu ‘hatalar’ ilerlemenin önşartlarıdır. Onlar bilginin yaşadığımız karmaşık ve güç dünyada yaşamasına, bizim özgür ve mutlu eyleyiciler olarak kalmamıza izin verirler! Kaossuz bilgi olmaz. Akla sık sık kapıyı göstermeden ilerleme olmaz. Bugün bilimimizin ne temelini oluşturan düşünceler sadede geçmişte önyargı, fantezi, tutku gibi şeyler oldukları için varlar; çünkü bu şeyler akla karşı geldiler ve kendi yollarına gitmelerine izin verildi (Feyerabend, 2017, s. 215).
Feyerabend, aklın kutsanmasına, her şeyi kuşatmasına, merkezi konumuna ve diğer etkenlerin yok sayılmasına karşı çıkmakta ve ona (2017, s. 218) göre “ne tüm şartlar altında geçerliliğini koruyan tek bir kural ne de her zaman başvurabileceğimiz tek bir eyleyici merkez vardır.” Feyerabend, bilimin yanılmaz olmadığını ve tehlikeli, baskıcı olduğunu dile getirmektedir. Ona (2012, s. 101) göre “doğru olan, bilimsel pratik ve algı bilim adamlarının ve öteki sıradan insanların hayatlarında neler olup bittiğini kolayca teşhis etmemizi engelleyen çeşitli biçimler altında tanımlanmaktadır.” Feyerabend (2017, s. 333), bunların Batılı entelektüellerin oynadığı oyunlar olduğunu ileri sürmekte ve bir yaklaşımın başarılı olmasının belli ölçütler garanti edilemeyeceğini vurgulamaktadır.
SONUÇ
Geçmişten günümüze bilim, birçok düşünür tarafından çeşitli tanımlarla ele alınmıştır. Kimileri sadece olgular düzeyinde, yöntem, önerme, deney, gözlem, akılcılık, kuram gibi temellere dayanarak bilimi açıklama yoluna gitmiş ve her türlü öznel değerleri, önyargıyı, geleneği, toplumsal faktörleri yok saymışlardır. Bu yüzden kompleks bir sosyal faaliyet olarak bilimi, diğer sosyal kurumlardan bağımsız bir biçimde ele alıp, indirgemeci bakış açısına hapsetmişlerdir. Buna karşılık 20. yüzyılla birlikte bilimi içinde bulunduğu toplumsal ortam, beslendiği kültür, inanç, felsefe, ideoloji ve bilim adamlarının düşünceleri, tutumları ve önyargılarının şekillendirici etkisiyle birlikte ele alınıp, bilimin içsel yapısına odaklanmaya başlamışlardır. Bilim, bir önermeler sistemi değil; kolektif bir şeydir, kültürün ürünüdür. Bilimden değerleri, çevresini, sosyal kurumları uzaklaştırmak onun gelişmesine ve sürdürülmesine engel teşkil etmektedir. Her bilim adamının farklı dünyalarda yaşadığını bu yüzden farklı paradigmalara sahip olduğunu, tek ve değişmez, sabit bir yöntem, ilke ve kuramın mevcut olmadığını ileri sürmüşlerdir. Yapılan çalışmalar bilimin ilerlemesine engel olduğu düşünülen hataların, önyargıların, fantezinin vb. aslında bilimin gelişmesinde ve sürdürülebilmesinde önemli katkılarının olduğunu göstermiştir. Feyeranbend’in de dediği gibi, “bilim, esasen anarşist bir teşebbüstür: Kuramsal anarşizm yasa ve düzen öngören alternatiflerden daha insancıldır ve ilerlemeyi daha çok teşvik eder.”
KAYNAKÇA
Anlı, Ö. F. (2013 ). Bilim Sosyolojisi Bağlamında Bilimin Dışsal Belirleyenleri Olarak Değerler. Muhafazakar Düşünce, 9(36), 77-99.
Arslan, H. ( 2019). Epistemik Cemaat (6. b.). İstanbul: Vadi Yayıncılık.
Chalmers, A. (2016). Bilim Dedikleri (3. b.). (H. Arslan, Çev.) İstanbul: Paradigma Yayıncılık.
Feyerabend, P. (2012). Akla Veda (2. b.). (E. Başer, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Feyerabend, P. (2017). Yönteme Karşı (3. b.). (E. Başer, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Kuhn, T. (2019). Bilimsel Devrimlerin Yapısı (10. b.). (N. Kuyaş, Çev.) İstanbul: Kırmızı Yayınları.
Weber, M. (2012). Sosyal Bilimlerin Metodolojisi,. (V. S. Öğütle, Çev.) İstanbul: Küre Yayıncılık.
Woolgar, S. (1999). Bilim: Bilim İdesi Üzerine Sosyolojik Bir Deneme (1. b.). (H. Arslan, Çev.) İstanbul: Paradigma Yayınları.