SINIRDA DANS

Tarihi arka planda savaş, kuralık, hastalık, düşmanlık, din ya da kimlik seçimleri, eğitim, ötekileştirmeden kaçma, toplumsal kutuplaşma, maddi anlamda itici ve çekici faktör etkisiyle doğdukları yerden başka bir yere göç eden bireyler ya da toplulukların her zaman var olduğu görülmektedir (Abadan-Unat, 2017). Göç; işaret ettiğiyle ne olduğu ya da ne olmadığıyla hemen hemen herkesin zihninde bir şeyler oluşturmaktadır. Bir olgu olarak göç, hareket olarak göç, kaçış olarak ya da sanat olarak göç, haberlerde karşılaşılan veya sosyal medyada sıkça karşımıza çıkanlar arasında göç ya da aklımızda yer eden ‘göç etme’ fikri… Kısacası küresel bir sorun ve her geçen gün iyileştirilemez bir hale gelen göç/göçmen krizi, bariz etkisine rağmen gündelik hayatta görmezden gelinen en büyük kriz olarak da bilinmektedir.

https://sudiptadas.wordpress.com/india-art-fair-2018-solo-project/ adresinden yararlanılmıştır.

Gündelik hayatta görmezden gelinen birçok olay, olgu ya da pratikten beslenen bir alanın gerçekliğinden bahsedilebilmektedir ki bu alan kuşkusuz, sanattır. Belirtilmesi gereken önemli bir husus ise tarihin bizatihi gerekliliği ve daha fazla öne çıkmasına vurgu yapanlar, sanatı arka planda tutanlar mevcudiyetini korumasıdır. Oysa bugünün kuşkularına tarih, doğrudan ve keskin cevaplar verememektedir. Sowell’e (2020, s. 475) göre bunun sebebi, dönemden döneme farklılık gösteren değişkenler dizisidir fakat tarih, cevap veremese de soruları belirleme konusunda önemli rol oynayabilmektedir. Genel olarak tarih, soruların belirlenmesine yardım ederken belirli kalıp, sınırlanmış mekân ve gerçekleşmişlerden beslenmektedir. Oysa sanatta böyle bir sınırlama yoktur. Bu noktada Foucault’nun da ileri sürdüğü şekilde bilineni meşrulaştırmaya devam etmek yerine onu farklı şekilde düşünmeyi öğrenmemiz gerekmektedir (Foucault, 1985, s. 9; akt. Burt). Farklı düşünmeyi ise ancak ve ancak sanat yolu ile öğrenebiliriz. Elbette değinilmesi gereken diğer bir nokta da sanat, sanat için ya da sanat, toplum içindir tartışmalarının canlılığıdır. Sanat ve toplum arasındaki bağ; sanatsal olanın toplumdan, gündelik yaşamdan beslenmesini kaçınılmaz kılarken gerçeklikleri irdeleyici ve iğneleyici bir yolla aktarmaktadır da. Kimilerine göre sanat, sadece kendi içerisinde var olan ve toplumsal ya da bireysel bir aksaklığı dile getirmeyi amaç edinmeyen ama dolaylı yollardan bunu gerçekleştiren ve hayal gücünden beslenen bir anlatım yolunu ifade etmekteyken kimilerine göre gündelik hayatta, siyasette, eğitimde ya da herhangi bir alandaki aksaklığı bilinçli şekilde dile getiren ve bunu amaç edinen anlatım yöntemini ifade etmektedir. Temelde sanatçının belirleyici olduğu amaç ya da anlatım yöntemi ne olursa olsun, dolaylı yollardan sanatçının içerisinde bulunduğu zamanın gerçekliğini de bir parça yansıttığı ya da gerçeklere kayıtsız kalmadığı ve onlardan beslendiği görülmektedir. Buradan hareketle günümüzün belki de en büyük gerçekliklerinden olan göç/göçmen krizinin, sanatsal alanda sıkça yer verilen bir durum/konu olmasının da kaçınılmaz olduğunu ifade etmek pek de yanlış olmayacaktır.

Birçoğumuz göçü konu edinen bir tiyatro oyunuyla, filmle, diziyle, hikâyesini bilmediğimiz bir şarkıyla ya da türküyle, okuduğumuz bir şiirle ya da incelediğimiz bir resimle, belki de bir dans figüründe karşılaşmışızdır. Filmler, diziler, tiyatro oyunları, resimler, şarkılar, şiirler ya da genel olarak edebi metinler gerçeklikten beslenirken ritme uygun bir şekilde yapılan hareketler, genel deyişiyle dans, gerçeklikten nasıl beslenmektedir? Dil, her ne kadar dünyayı yansıtan bir ayna işlevi üstlenmiş olsa da jestlerin, mimiklerin, hareketlerin ya da görsellerin içerisine sığdırılmış bir dünyadan bahsetmek de mümkündür. Belirli bir müziğe ve estetik değerlere uyularak yapılan hareketler olarak tanımlanabilecek olan dans, aslında insanın iç ritmiyle alakalı bir sanattır. Müziği duymayan ama onu hissedenlerin ve gerçekliğin hayalinin peşinde koşanların, dünyayı sığdırdıkları hareketler olarak tanımlanabilir dans. Bir şeyler anlatan dans figürlerinin bir yandan soru işaretleri oluşturduğu bilinirken bir yandan herkesin farklı sorularla karşı karşıya kaldığı bilinmektedir. Dolayısıyla herhangi bir sanat eserinde olacağı gibi, dans için de “Bu doğru mu?” gibi bir soruya cevap verilemeyeceği de açıkça görülmektedir. “İnsanın insan olmayana, dansın dans olmayana zıtlığı karmaşasına girildiğinde; dansın estetik bir etkinlik olması gerekliliği ve farklı bazı işlevler üstlendiği gibi hususlar fazladan bir fark olarak ortaya çıkar. Dans literatür tarihi, ‘sanat dansı’ını yazanların kendilerini ‘halk dansı’nı yazanlardan keskin bir biçimde ayırmasıyla ortaya çıkan bu bölünmeyi yansıtır. Bu ayrım aslında küçük bir amaca hizmet eder ve bu amaç, dansın insan davranışının bir görünümü olarak değerlendirilmesiyle tamamen ortadan kalkar.” (Royce, 2002). Bu açıdan bakıldığında verilebilecek yanıtların sadece inanılırlık düzeyine sahip oldukları görülmektedir. Becker’e (2016, s. 162) göre insan, deneyimleri ile anlatılan ya da söylenen şeyleri karşılaştırmakta, her biri birbirinden farklı deneyimlere sahip olmakta ve genelde de fikrini değiştirecek güçlü nedenlerle ya da anlatımlarla karşılaşmadığı sürece deneyimlemediklerine inanmamakta ısrarcı bir tutum sergilemektedir. Yani anlatım tekniği her ne kadar farklı olsa da dansın kendine özgü bir anlatımı vardır ve zaman zaman dans yoluyla deneyimlere aykırı olabilecek durumlar ifade edilebilmektedir. Burada üzerinde durulacak olan ise Dakota ve Nadia’nın “Heartbreaking (Yürek Parçalayıcı)” adını verdikleri ve göçmen yolculuğunu konu edindikleri dans çalışmasıdır.

İnsanları öldüren kader, onları görebilmemiz ve gözlerimizi bu cesetlerle doldurabilmemiz için bizi de sorumlu kılıyor. Korku, alışılagelmiş korku, kaçış değil. İnsan, gerçeği kavradığı için utanıyor – işte gerçek önümüzde. Her ceset sen, ben ya da biz olabiliriz. Arada hiç fark yok…”
Tezer Özlü, Zaman Dışı Yaşam

Dakato ve Nadia’nın “Heartbreaking” adını verdikleri bu dans çalışmasında fondaki müzik kapatıldığında da yarattığı etkinin değişmediğini vurgulayarak başlamak gerekmektedir. Dans, evrensel bir dil olarak karşımıza çıkmakta ve kısacık bir zaman dilimi içerisinde bizlere, göç sürecinin farklı bir boyutunu aktarmayı başarmaktadır. Elbette sonucu göç olan nedenler, farklılıklar göstermekte ve nedenlere göre zorunlu-gönüllü, iç-dış ya da mevsimlik göç gerçekleştirilmektedir. Dans figürlerinde ve dans içerisinde yer verilen nesnelere bakıldığında bir ailenin sınırdaki tel örgülerle karşılaştığı görülmektedir. Buradan hareketle dansa konu olan göçün zorunlu bir dış göç olduğu söylenebilir. Dansta üzerinde durulan, durulmak istenen ya da ilk izlenimde bıraktığı etki ise “sınır”lardır. Sınırın birçok tanımı bulunmakla birlikte göç ve göçmenler için ifade ettiği anlamıyla “devletleri, ülkeleri bir şekilde birbirinden ayıran çizgiler” şeklinde tanımlamak mümkündür. Bu çizgiler nedir peki, nereden gelmektedir? Yerkürenin modeline baktığımızda farklı renklerle çizilen sınırlar, gerçek hayatta tel örgülerle çevrilerek elde edilmektedir. Oysa dünya üzerinde gerçek anlamda çizgilerin ya da sınırların varlığından bahsetmek mümkün değildir. Konu kapsamında bahsetmek gerekir ki 16. yüzyıl öncesinde dünyanın tepeden görünümü bulunmamaktadır. Her bölgenin kendine ait küçük taslaklarının oluşturulması ve gezginlerin, at üzerinde gezerek yapmaya başladıkları keşiflerin şemalandırılması, haritacılığın gelişmesinde önemli bir rol oynamaktadır. 16. yüzyılda bahsedilmesi gereken diğer önemli gelişmelerden biri, Rönesans perspektif tekniğinin gelişmesi; bir diğeri de matbaanın keşfedilmesidir. Perspektif, doğanın en iyi şekilde resmedilmesinde kullanılan bir teknik olarak geliştirilmiş ve birçok kırılma noktasına sebebiyet vermiştir. Perspektif aracılığı ile taslak halindeki haritalar resmedilmiş, matbaalarda basılmış ve yaygın hale getirilmiştir. Sınır çizme eyleminin güdülenmesinin temelinde de toprak alma isteğinin yer aldığı görülmektedir. Bireysel mülkiyet fikri beraberinde sınırları getirmekte, aynı zamanda bu sınırların korunmasına ihtiyaç duyulmakta, modern dünyada bu ihtiyaç devlet tarafından sağlanmaktadır. Dolayısıyla modern sınır ve devletin oluşumu, haritanın oluşturulması ile paralel bir seyir izlemektedir. Modern haritanın, sömürgeciliğin başlangıcıyla örtüştüğü ve sömürgecilik fikrinin beraberinde Avrupalıların sınır anlayışını getirip yaydığı da bilinmektedir. Yeryüzünün bölüşümünde ve tahsisinde nelerin etkili olduğunun anlaşılması açısından 16. yüzyılın kırılma noktası olduğu ifade edilebilmektedir. 17. yüzyılda ise sınırlar, lineer bir sınır algısıyla oluşturulmaya çalışılmakta ve neticede siyasal iradenin formuna uygun hale getirilmektedir. 19. yüzyılda ise haritacılıkta önemli kırılmalar meydana gelmiştir. Bunlardan en önemlisi haritada renklendirme tekniği ve çizgiler kullanılarak sınırsal iradelerin referans gösterilmesidir. Bu teknik itibariyle sınırların netleştiği görülmektedir. “Matematikçi Carl-Friedrich Gauß (30.4.1777-23.2.1855), dengeleme hesapları için en küçük kareler yöntemini geliştirmesi ve düzlem dik açılı koordinatları kullanmasıdır. Bu koordinatların, yer üst yüzeyinin düzleme izdüşürülmesini olanaklı kılması” da (Köktürk, 2004) bir diğer önemli kırılma olarak nitelendirilebilmektedir. 20. yüzyıl ise haritalandırmanın merkezileştiği ve coğrafi sınırların, çizgilerle ayrıldığı bir dönemdir. Özellikle 1980’lere kadar daha çok jeopolitik bir sorun olarak değerlendirilen sınırlar, 1980’lerden sonra etnik kimlik meselelerinin meydana gelmesi sebebi ile de hızlı biçimde interdisipliner bir çalışma alanı olarak nitelendirilmekte ve sınır algılarının değişiminde de etkili olmuş gözükmektedir. Modern devlet ve sınırın beraberinde getirdiği en önemli kavramlardan biri de “kimlik”tir. Modern yaşamda kimliğin sürekli oluşma halinde olduğunu vurgulayan Yiğittürk Ekiyor’a göre fark, dışlama, marjinalleştirme gibi olguları üreten modernite, aynı zamanda özgürleşmeye dayalı modern kurumlar, kendini gerçekleştirme mekanizmalarından ziyade benliği bastıran mekanizmaların üretimine sebebiyet vermiş; değişime açık olan kimlik algısını ise küreselleşme vasıtasıyla sınırları aşan akışkan bir niteliğe sahip hale getirmiştir. Zamansız ve mekânsız bir dönüşümün parçası haline bürünen kimlik, bütünleşmiş bir dünyayı amaçlayan küreselleşme hareketinin yanı sıra bölünmüşlük yaratma potansiyeli de yüksek bir unsur olarak değerlendirilmiştir. Moderniteden postmoderniteye geçişte ise bütünlükçü kimlik kavramları (ulus, sınıf vb.) yerini tikel kimliklere (ırk, cinsiyet, etnisite) bırakmıştır (Yiğittürk Ekiyor, 2017, s. 77). Dans için seçilen nesneler, sınırları işaret etmekteyken dans edenler ve son anda sahneye giren bireylerin etnik açıdan farklılığı, kimlik algılarını işaret eder niteliktedir. Dansın başladığı anda, yerde oturan çiftin, aslında bir bot yolculuğunu anlatmak istediği görülmektedir. Birtakım zorlukları aştıktan ve yol kat ettikten sonra sınırla karşılaşmaktadırlar. Figürlerin tamamında görülen korku ve kuşkuya, ölümle yaşam arasındaki o ince çizgiye rağmen ileriyi göstererek umudu işaret etmektedirler. Bununla birlikte sınırı geçmek isteyen bireylerin hareketlerine daha detaylı bakıldığında fiziksel ve psikolojik açıdan şiddetin işlendiği de görülmektedir. Sınırdaki zor şartlar, figürler üzerinden sarsıcı bir şekilde işlenerek zorunlu ve legal olmayan göç sürecinin gerçekliği verilmeye çalışılmaktadır. Kötü şartlar nedeniyle fiziksel ve ruhsal durumunun iyiye gitmediği anlaşılan kadın ve çocuğun sınırı geçmesi şart gözükmekte ve bu sahne, çok da yabancı olunmayan bir durumla noktalanmaktadır: Erkeğin sınırın öteki tarafında kalması ve verilebilecek her türlü cezaya razı gelmesi… Dansın son sahnesi bu vurucu gerçekliği bizlere tam olarak göstermekte, tellerin kırıldığı anda çalan siren ise inşa edilen sınırlar tarafından parçalanan ailenin yürek yakan çığlığını temsil etmektedir. Dans için seçilmiş olan müzik ise Sidiki Diabaté tarafından söylenen “Fais moi Confiance (Güven Bana)” ve “Ignanafi Debena (Özledim Seni)” adlı iki parçanın alternatif bir karışımından elde edilmiştir. Şarkının dili de Fransızca ve Afrikancadan oluşmaktadır. Daha önce de söylendiği üzere müzik sustuğunda dansın yarattığı izlenimde bir değişiklik olmamakta fakat müzik, duyguları pekiştiren bir unsur olarak kullanılmaktadır. Elbette müziğin ve sözlerin ön plana çıkarıldığı durumlar da mevcuttur. Bunlardan bir tanesi göçmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen M.I.A (Mathangi “Maya” Arulpragasam)’ın yazdığı ve söylediği ”Borders (Sınırlar)” adlı şarkıdır. Ayrıca çekilen klibin dikkat çekici özelliklerinin yanı sıra Dakota & Nadia’nın, dans içerisinde kullandığı figürler ve nesnelerle birtakım benzerliklere sahip nitelikte olduğu da gözden kaçmamaktadır. Denilebilir ki göçün özneleri ve nedenleri farklılık gösterse de süreç, benzer seyirde işlemektedir. Klip, özellikle birtakım zorunluluklardan kaynaklı göç sürecine dâhil olan insanların bot üzerinde sınıra ulaşmaları ve orada tel örgülerle karşılaşmalarını konu edinmektedir. Simgesel bir bot oluşturulurken bunun insanlarla gerçekleştirilmesi de klipte ayrıca dikkat çeken sahnelerden biri olmaktadır. Bahsi geçenler dâhilinde sınırda yaşananların, sanatla bir araya gelerek yaşananların gerçekliğini bizlere de hissettirdiğini vurgulamak gerekmektedir.  O zaman biz de soralım: Borders, what’s up with that? (Sınırlar ne oluyor?)

Sanatların en eskisi olarak bilinen dans, sadece ritmin estetize ettiği bir dilden ziyade evrensel bir dili içerisinde barındıran bir sanat dalı olarak bilinmektedir. Nesnesi insan olan dans, diğer sanat biçimleri gibi gerçekliğin estetize edilerek biçimlenmiş halini meydana getirmekte ve bunu yaparken göstergelerden yararlanmaktadır. Bu göstergeler ise hareket, jest ve mimikler üzerinden aktarılmakta, zaman zaman dans içerisinde nesnelere yer verilerek de bu göstergeler pekiştirilmektedir. Bahse konu olan “Heartbreaking” adlı dansta, göstergeler genel olarak figürler üzerinden ele alınmışsa da tel örgü ve sonda çalan sirenin duyguyu aktarımda önemli bir rol üstlendiği görülmektedir.

Sonuç olarak günümüzün en büyük krizlerinden olan göç, sınırların netleşmesi ile çözülmesi imkansız boyutlara ulaşırken insanların kültür, kimlik ya da yaşam çabası içerisindeki çatışmalarına ve hatta zorunlu göç ile illegal yollarda akıbeti belli olmayan insanların sayısının her geçen gün artmasına davetiye çıkarmaktadır. Günlük hayatın telaşı içerisinde bir problem olarak görmediğimiz ya da görmezden geldiğimiz göç ve daha nice birçok sorunun, sanatın beslenme alanını oluşturduğu ve tekniği ne olursa olsun, bizlere aktarmak istediğini aktardığı bilinmektedir. Sanat ve sosyoloji, bu ve daha birçok nedenden birbirinden bağımsız değerlendirilmemelidir. George Bernard Shaw’ın da dediği gibi “Sanat; davranışımızı, karakterimizi, adalet ve sempati hislerimizi rafine etmeli; kendi kendimizi tanımamızın, kendi kendimizi kontrol etmemizin, diğerleri için beslediğimiz saygı hislerimizin ve hareketlerimizin yücelmesine hizmet etmeli; bizi adiliğe, zulme, adaletsizliğe ve bayağılığa tahammül etmeyecek şekilde geliştirmelidir.”

KAYNAKÇA

Abadan-Unat, N. (2017). Önsöz. N. Abadan-Unat içinde, Bitmeyen Göç (s. xxxi). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Becker, H. S. (2016). Toplumu Anlatmak. (Ş. Geniş, & E. Arıcan, Çev.) Ankara: Heretik Yayınları.

Burt, R. (2000). Dans Kuramı, Sosyoloji ve Estetik. Dance Research Journal, 32(1), 125-131.

Köktürk, E. (2004). Haritacılığın 5000 Yıllık Yürüyüşü. Jeodezi-Jeoinformasyon, Arazi Yönetimi Dergisi(9), 32-40.

Royce, A. P. (2002). DansTürkbilig / 6 (Haziran 2003): 163-172 . (M. Özarslan, Çev.) (Tüm metin orijinali: The Anthroplogoy of Dance. London: Dance Books Ltd.)

Sowell, T. (2020). GÖÇLER VE KÜLTÜRLER Bir Dünya Görüşü. (R. Erulaş, Çev.) Ankara: Hece Yayınları.

Yiğittürk Ekiyor, E. (2017, Haziran). Ulusaşırı Göç ve Toplumsal Alanda Sosyal Ağlar: ABD’de Yaşayan Türkler Üzerine Bir Araştırma. (Yayımlanmamış doktora tezi). Ankara: Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

*Öne çıkan görsel https://www.theguardian.com/culture/2019/jun/21/protect-the-persecuted-behind-yoko-onos-impactful-refugee-art-project adresinden alınmıştır.

Bir Cevap Yazın